tsl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tsl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Daum Der Ki # 7

"Haftalardır bir baskı altındayız ama bu baskı bizi daha güçlü yapıyor, takım daha konsantre oluyor. Seviyoruz sanırım biz bu baskıyı. Bursaspor’un kazanması da iyi oldu. Çünkü bu baskı sürüyor. Seviyoruz bu baskıyı."

(Eskişehirspor maçı sonrası basın toplantısından)

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Fenerbahçe 2 - Eskişehirspor 0

Kaptan Alex'in önderliğinde takım şampiyonluk yürüyüşüne devam ediyor. Kaptan, uzun zaman sonra attığı frikik golüyle perdeyi açarken 10 dakika sonrasında Özer skoru belirleyen golü attı.

Takım geçen haftada baskılı arzulu oynamıştı ancak gol geç gelince sıkıntı yaşamıştık. Bu hafta erken gelen gollerle takım daha da rahattı. Yine de geçen haftadan daha istekli daha arzulu ve daha da üretkendi. İlk yarıda özellikler Özer'in ve Topuz'un oyuna katılımlarının üst düzey olmasıyla bu sezonki birçok maça nazaran daha net ve daha çok pozisyona girdik. Hele 38. dakikada Özer'le başlayan Güiza'nın topuğu ile Alex'e ve O'nun da bekletmeden sağdaki Topuz'a verdiği ve Topuz'un sert şutunu Ivesa'nın kurtardığı pozisyon vardı ki klasik tabirle okullarda ders diye okutulur.

İkinci yarı ise maçı rölantiye alarak Es-Es'in top yapmasına izin verdik biraz. Özer 2. yarı eskisi gibi yine top ezdi, gereksiz hareketler yaptı zaman zaman. Emre'nin çıkmasıyla ortaya geçen Topuz orda da iyi oynadı. Selçuk gayet formda son haftalarda. Daum'un Deivid ve Semih hamleleri de yerindeydi. Güiza çalışıyor ama gol atamıyor. Umarım bu suskunluğunu gole daha çok ihtiyacımız olacak olan Ankara deplasmınında bozar.

Tribünler desen sahadakilerden daha ateşli daha çok inançlıydı şampiyonluk için.

Bugün staddaki bu ortamı görünce son haftaki Trabzon maçına dair hiçbir şüphe kalmadı içimde. O maçı da kazanacağımıza eminim. Geriye önümüzdeki hafta Ankara deplasmanı kaldı. Takım bugünkü isteğini arzusunu orda da gösterirse şampiyonluk bizimdir artık.

25 Nisan 2010 Pazar

Kasımpaşa 0 - Fenerbahçe 1

"Fener gol gol gol, şampiyonluk geliyor"

Kasımpaşa maçının en az BJK maçı kadar zor geçeceğini düşünüyordu birçok kişi. Öyle de oldu izleyebildiğim kadarıyla. Sorunlu internet bağlantısı yüzünden yarım yamalak izledim maçı. Ama zaman zaman pozisyon bulsak da ilk yarıda durgun olduğumuzu, 2. yarıda ise gol için oyunu rakip sahaya daha çok yıktığımızı ve golü daha çok istediğimizi söyleyebiliriz. Özer ve Topuz daha gayretli ve daha verimliydiler sanki bugün.

Bilica'nın yokluğunda emin değilim ama sanırım ilk kez gerçek yerinde oynayan Bekir kornerden attığı golle galibiyeti ve hatta belki de şampiyonluğu getirdi takıma. Sarı-lacivert formayla da ilk golünü attı. Hoşgeldin Bekir...

Bağlantının sıkıntılı olması ve ben ne zaman izlesem Galatasaray'in kazanması üzerine Sliema'da küçük bir yürüyüşe çıktım. Odaya döner dönmez de maçın beklediğim gibi berabere bittiğini gördüm. Böylece Besiktas'tan sonra Galatasaray da yarıştan düşmüş oldu. Bundan sonrası Bursa ile başbaşa. Her ne kadar garanti bir 3 puanları ve bizden kolay maçları olsa da takımın bundan sonra yarışı bırakmayacağına ve ipi göğüsleyeceğine inanıyorum.

"Bizler inandık siz de inanın"

21 Nisan 2010 Çarşamba

Haftasonu İstanbul

Cuma günü erken firar edip işyerinden düştük yollara. Kaptan şoförümüz HoAmca, kopilotumuz Eowyn ile birlikte Cukor ve ben de arka koltukta yerimizi almıştık. 4 saatlik bir yolculuktan sonra köprüden önce son çıkıştan dönüverdik. Biz Beylikdüzü’ne doğru metrobüse binerken HoAmca ve Eowyn de Göztepe’ye doğru kırdılar direksiyonu. Beylikdüzü’ndeki aile ziyaretinin ardından Cumartesi öğlene doğru kahvaltımızı ettikten sonra Tosun ile buluştuk Kabataş İskelesi’nde. İstikamet adalardı. HoAmca ile Eowyn’in de bize eşlik edeceğini düşünmüştük ancak onların IKEA mesaisi sabah erken saatte başlamıştı ve bitecek gibi de görünmüyordu.
Kınalıada, Heybeliada, Eşek Adası, Tavşan Adası derken sonunda Büyükada’ya ulaştık. Bulutlu ve rüzgarlı havaya rağmen kısmen kalabalık vardı. Küçük bir yürüyüşün ardından acıktığımızı farkedip deniz kenarında oturduk bir restorana. Menüde tabi ki balık vardı. Karnımızı doyurduktan sonra faytona binme zamanı gelmişti. Aslında etrafta gördüğümüz park ve hareket halindeki bisikletler bisiklet turunun da gayet keyifli ve güzel olabileceğini düşündürmüştü bize ancak bunun için ne zamanımız ne de o kadar enerjimiz vardı. Keyifli bir fayton turundan sonra güzelim külahlarda dondurma yemeyi ve bisiklet turunu bir dahaki sefere bırakarak Bostancı’ya doğru yola çıktık. Oradan da Kadıköy’de muhabbete başlamış olan HoAmca ve Eowyn’in yanına. Gece yarısına kadar güzel bir muhabbet ortamında sıcak bir sohbet bizi bizden aldı götürdü, kah geçmişe kah geleceğe.
Geceyi Tosun’un Beşiktaş’taki boğaza nazır yalısında geçirdiktan sonra yine boğaza nazır bir kahvaltı ettik ertesi sabah. Vakit yaklaşıyordu artık, Kadıköy’e geçmeli ve maçın havasına girmeliydik yavaştan. Ancak yapılacak son bir şey kalmıştı. Geçen sefer ki İstanbul seyahatimizde eksik kalmıştı, Yerebatan Sarnıcı’nı görememiştik. Daha doğrusu Cukor görmemişti ve ille de görelim görelim diyip duruyordu uzun zamandır. Maça gidiyoruz diye çıktık yola Gülhane’ye geldiğimizde ancak farketti nereye gittiğimizi. Yerebatan’da yapılan ufak bir turdan sonra Eminönü üzerinden elde turşu sularımızla geçtik Anadolu’nun en güzel semtine.
İskeleden salındık Boğa’ya doğru. Oradan Lefter’e selam edip Yoğurtçu Parkı’nda iki bardak çay söyledik mutlu çiftimizle. Kuzenlerin ve Ankara ekibinin de katılımıyla başlayan Bade’ye mi gitsek Kadeh’e mi tartışmalarının arasından sıyrılıp eşyalarımızı bıraktıktan sonra Fenerium’da aldık soluğu. Bu arada da ekip kendini bulmuş ve Nazlı’nın Yeri’ne dönmeye karar vermişti. Fenerium’a girer girmez kadronun aranan ismi Raistlin ve eşini de orada bulduk. Üzerlerine sarı-lacivert birşeyler alıyorlardı. Biz de ihtiyaçlarımız dahilinde birkaç parça aldıktan sonra Cukor’a da güzel bir Fenerbahçe Acıbadem forması alarak Fenerium’un günlük cirosuna katkıda bulunduk.
Nazlı’nın Yeri’ne ulaştığımızdan ekip tamamlanmıştı. Tezahüratlar, meşaleler eşliğinde güzel muhabbetler, maça dair değerlendirmeler, fotoğraf çekinmeler, şişe çevirmeler gırla sürüp gitti. Saat 16 gibi herkesin beklediği üzere bendeniz arızayı verdi ve hadi gidelim tribündeki yerimizi alalım diye söylenmeye başladım. Önce bir şeyler atıştıralım, derken üstüne bir de cila yapalım derken yine saati 17 ettik ve sonrasında yavaş yavaş stadın yolunu tuttuk. Ayrılmadan önce erkek voleybolcularımızı ellerinde kupa ile Nazlı’nın Yeri’nden geçerken durdurup uzun bir süre alkışladık oradaki kalabalıkla birlikte.
İçeri girişimiz sorunsuz oldu. Rahatça kurulduk tribünlerin üst katının maratona yakın tarafına. Ancak bu kale arkalarındaki kombine olayları maç boyunca canımızı sıktı. Cukor ile benim oturduğumuz koltuklar hariç hepsinin bir sahibi çıktı ve sürekli yer değiştirmek zorunda kaldı ekip. Owner, Alkolik ve Apo ise karşı tribünde yerlerini almışlardı.
Maç öncesinde planlandığı gibi Sarı Melekler alkışlanacaktı. Ama onlardan önce kupalarıyla erkek voleybolcular çıktı sahaya. Bütün tribünler ayakta alkışladık kadın ve erkek voleybol takımlarımızı. Gerçekten güzel bir sahneydi. Sonrası bildik siyah beyaz yuhlamalar, sarı lacivert alkışlar, oleyler, şarkılar, marşlar ve inleyen nağmeler ve bir mahzun mor menekşe. Ama en güzeli, ille de “Sen kalbimin mehtabısın güneşisin, Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin, Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek, Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek”.
Maça başlamadan ne olduğunu bilmediğimiz bir koreografinin parçası olduk. Meğersen yakmışız dünyayı habersizce. Santrayla beraber omuz omuza yaptık sevdiceğimizle, daha ilk dakikada golü bulduk ve gol sevincimizi ilk O’nunla paylaştık -O, daha ne olduğunu anlamadan, replay yok mu diye sormadan. Sonrasında gidip gelen bir maç. İkinci golü bulamamanın verdiği stres, kaçırdığımız goller, Toraman baskısı, sigara dumanı, hakemin yavaş yavaş kontrolü kaybetmesi, net göremediğimiz penaltı, niye kazıldığını anlamadığımız bir çukur ve çömelmiş beklerken, Volkan’ın topa bakarak atlamasını dilerken, O’nunla birlikte sola doğru uzanıp topu dışarı yumruklayışımız.

Gerisi mutluluk, gerisi sevinç, gerisi gülen yorgun gözler.

23 Mart 2010 Salı

Oyuna Gelme, Safını Terketme!!!

Nicedir memlekette bir Bursaspor sevdası hasıl oldu. Her takımın taraftarları, kahvenin insanları, tüm mahalle bakkalları , köşesini tutmuş her yazar, kameranın tüm karşısı timsahın bir yerinden tutmuş şampiyonluğa beraber yürüyor. En son bizim Diego da tribündeki yerini alınca , romantik bir iç hesaplaşma yaşadık . Tabi ki herkesin fikri, hissi kendine. Bizimki farklı açılardan bakmak olabilir sadece. Diego’nun ve dahi çokça taraftarın “Bursa şampiyon olsun” rüyasına giden yolda bir oyuna geldiğini düşündüğümden yazıyorum , çekememezlik falan değil; yoksa Ankaragücü kontenjanından kardeş takım bilip pekala hoplayıp zıplamak da mümkün duruma. Umumi kanı şu ki , 4 şampiyonlu marka değeri yüksek ligimizde oligarşi titriyor Bursaspor geliyor(!). Bu furyada ilk kıvılcımı çakan puan tablosuysa; ateşi körükleyen de bizzat futbolu bu oligarşik yapısıyla koruyan, mevcut durumu sürdüren kuvvetlerdir. Yani titreyen de titreten de birdir bu oyunda.

Bursa’yı öve öve bitiremeyenlerin yıllardır sayfalarında bir gün olsun eşitlikçi davrandıklarını görmedik. Sürekli İstanbul merkezli çalışıp, bu pazarı kendileri yaratmamış gibi ne zaman Antep, Sivas ya da başka bir Anadolu takımı potaya girse Akmerkez’den alışveriş yapan varoş çocuğu görmüşçesine önce özgüvenine, sonra bütçesine şaşırıyorlar. Şaşırma evresi geçince takip, sonrasında aşırı bir takdir seyrediyoruz. Birkaç ay önce 5 kelime etse 3’ü kırpılan Ertuğrul sayfa sayfa demeç vermeye başladı. Bursaspor’un maçlarını yayınlamayan siz , bir tane yazarınızı Bursa’ya Sivas’a maç izlemeye göndermeyen siz, ama Bursa’nın şampiyonluğunu en çok isteyen yine siz. Şimdi Bursa’yı şampiyon yaparlar mı sorusuyla başka bir gündemin peşindeler. Bu futbolla lider oldularsa şampiyon da olurlar kardeşim. Bu futbolu Fenerbahçe oynasa yerden yere vurursunuz , Bursaspor oynayınca şampiyonluğu hak etmiş oluyor. Evet altyapıdan gelen futbolcuların başarısı veya birkaç sezon önce ikinci ligde oynayan Ozan İpek’in çıkışı başarıdır, takdir edilesidir ama Mehmet Çakır’ı , Musa Büyük’ü unutmadan tek sezonluk değerlendirmeler yapmayalım. Bu abartılı değerlendirmelerin temelinde hep aynı çimento var : para. İstanbul’daki meslektaşlarından az kazanıyor diye ya da elinde daha ucuz bir takım olduğundan Sağlam birden Daum’dan da Riijkard’dan da daha muteber bir hoca oluveriyor. Ozan İpek , Volkan Şen birden Alex’ten fazla saygı görmeye başlıyor. Aynı Ertuğrul Beşiktaş’ın başına geçmedi mi , aynı imkanlarla orada çalışmadı mı? Ali Tandoğan Beşiktaş’ta tepeden baktığı adamlarla yan yana oynuyor diye sevimli mi oldu şimdi? Sadece ekonomik anlamda daha az yer kaplıyor diye Fenerbahçe’ye milyarlık eşekler , Bursa’ya Barcelona muamelesi çekmenin manası var mı? Bursa henüz tamamlamadığımız sezonda üstün bir başarı gösterdi ve kimine göre takdir edilesi bir oyun oynuyorlar. Abartmanın, Bursa’nın şampiyonluğu için maaile kenetlenmenin aşırı bir tarafı yok mu sizce?
İstanbul’dan ala futbol şehri ilan edilen Bursa’nın daha birkaç sene öncesinde nasıl kümede kaldığı, nasıl düştüğü unutuldu mu, sempatik Bursa’ya Fener’in her gidişinde çıkan olayların üstüne ket mi vuruldu? Diyarbakırspor’u ötekileştirme işinde oldukça başarılı olduklarını da ekleyelim listeye. Bir de ara ara Levent Kızıl’ı hatırlayın, bünyeye iyi gelir. Tüm bunları yazalım bir kenara ve hafta sonu Galatasaray’ı yenince bir daha konuşalım Bursa aşkımızı!

Bursa açısından bakarsak ise bu sezonki olası şampiyonluk sürdürülebilir bir başarı değildir. Bugünün futbol zemini buna elverişli değildir; bu koşullar değiştirilmezse, ama üç ama beş sene sonra Bursa komşuları Sakarya ya da Kocaeli’nin kaderine ortak olabilir. Şimdi haklı olarak ayaklar yere basmaz, İstanbul’u eziyoruz, bir devri kapatıyoruz hissiyatı da gayet anlaşılır. Lakin her şey olup bittikten sonra, bu sezonu kupalı - kupasız bitirip, gelecek sezon her şeyin eskiye döndüğünü gördüklerinde öfkelerini bize değil 3 dakikalık görüntü için gece yarısını bekletenlere yöneltsinler. Bizans bizi orada barındırmadı demesinler.
Son olarak anlayamadığım nokta da şu ki : Fenerbahçe taraftarı olarak 8 hafta varken takıma sırtımızı dönüp timsahlaşmanın ne alemi var. Ben olamayacaksam Bursa şampiyon olsun demenin bir mantığı vardır da , ben olmayayım Bursa olsun demek en basitinden taraftarlığa sığmıyor. Fenerli tabi ki kızgındır , kandırılmıştır, hayal kırıklığına uğramıştır. Fevri davranabilir ama saflarını terk edemez. Haftalardır sergilenen oyunun farkına varmalı, Galatasaray’ın sahasında ve tam kadro karşımıza nasıl çıkarıldığını görmelidir. Bu bile kenetlenme sebebidir. Türkiye’nin en “başka” , en nefret edilen kulübü olarak her şampiyonluğumuzu söke söke aldık. Şimdi buradan gelecek bir şampiyonlukta Tüh Bursa’ya yazık oldu mu diyelim! Hak etmedik dediğimiz sezonda şampiyon olursak yine tüm rakiplerimizi yenmiş olacağız, ki o formayı terletenler varken biz nasıl hak etmedik deriz. Dahası…

Önümüz Sami Yen ,
önümüz gün,

hele bir ışıklar sönsün,
hele bir kapansın kapılar,
sular durulsun,
bıçak atacağım ta on ikiden...


Johnson’lı maçtan önce , sabahın alkol vaktinde 3 puanı yeminle müjdeleyip ciddiye alınmayan yaşlı amca… Özür dilerim...

Yeşil Beyaz Bir Umut

Fenerbahçe'yi yaşıyoruz ama bu aralar Fenerbahçe'yi yazmıyoruz, yazamıyoruz. Açıkçası içimizden gelmiyor. Sadece Fenerbahçe değil TSL'de son dönemlerde yaşanan olaylar bizi ekranlardan, bloglardan, kağıttan kalemden uzaklaştırıyor. Bir tek Bursaspor'un şampiyonluk yürüyüşü bir futbolsever olarak beni heyecanlandırıyor. Dün akşam Bursaspor-Denizlispor maçının ardından yarım saate yakın yayını takip ettim. Futbolcuların tek tek tribünleri dolaşmasını, şampiyon olmuşçasına sevinmelerini izledim. Verdikleri demeçleri dinledim. Konuşmalarındaki heyecanı hissettim. Sonra bir an kendimi onların yerine koydum. Futbolcuların, Ertuğrul'un ya da herhangi bir Bursaspor taraftarının ya da Bursalı'nın. Heyecanlandım. "Neden olmasın" düşüncesi hoşuma gitti. Ve bütün yeşil beyaz olanların bu mutluluğu sene sonunda yaşamalarını diledim.

2-3 haftadır zaten benim şampiyonluğa dair herhangi bir ümidim kalmadı. Şampiyonluğu rafa kaldırmıştım. Arada kazansak ve hala matematiksel olarak şampiyon olma şansımız olsa da benim için bunun hiçbir önemi ve değeri kalmadı artık. Hatta olmamayı bile ister oldum. Neden mi? Hakettiğimizi düşünmüyorum da ondan. Ne futbolcular, ne yönetim, ne teknik heyet, ne de belki biz taraftarlar yeteri kadar haketmedik bu sene şampiyonluğu. Futbolcularımız terlerinin son damlasına kadar mücadele etmediler çoğu zaman. Teknik heyet ne yapacağını bilemedi, kimi ne zaman oynatacağını, kimi ne zaman değiştireceğini bilemedi. Yönetim desen olmayan transfer politikaları ile avuttu bizi, yeri geldi kendilerini kurtarmak için Aykut'umu attılar aç kurtların önüne, kendi beceriksizliklerini örtbas etmek için uzun konuşmamaların ardından saman alevi parlamalar yaşadılar. Haklıydılar belki bazılarında ama ne faydası ne anlamı vardı zamanında olmadıktan sonra. Şampiyon olup bütün bu eksikliklerin, plansızlıkların, sorunların üzerinin örtülmesini istemiyorum. 3 yıl şampiyonluk sözü yerine, şampiyon olmadan 3-5-10 yıl sonra her anlamda güçlü bir Fenerbahçe olacak sözlerini duymak istiyorum.
Evet öncelikle kendimizden başladık eleştirmeye. Kendimize, oyuncumuza, teknik ekibimize, yönetimize bakmalı, çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Ama sadece kendimiz değiliz bu sene şampiyonluğu Bursaspor'un almasını istememin sebebi. Bizim kadar kötüydü diğerleri de. En az kendimize batırdığımız çuvaldız kadar onlar da hakediyorlar büyük bir iğneyi. Gittikçe iğrençleşen kişiler ve yapılar var futbolumuzun içinde. Saçma sapan demeçler verenler, tribünden adam atanlar, maça döner bıçağı ile gidenler, sahaya girenler, hakedene cezasını vermeyenler, ligden düşmeyenler, düşürülmeyenler, sahası kapatılmayanlar, kapatmayanlar, çifte standardın dibine vuranlar, köşesinde oturup herkesi yönlendirmeye çalışan ama aslında kocaman bir sıfırdan ibaret olanlar, hayal satanlar, kulübü kendinin sananlar, bir kulübü satıp diğerini alanlar, kendini yere atanlar, topu eliyle alanlar, korner olan topa aut diye bir yerlerini yırtanlar var. Futbol bu, içinde herşey var. Güzel bir topuk pası, ara pası kadar arkadan müdahaleler, formadan çekmeler de var. Olacak da elbette ama onun da bir sınırı, fazlası olduğunda bir dur diyeni olmalı.
Bütün bu olumsuzluklar değil elbette Bursa'nın şampiyon olmasını dilememe sebep. Kimileri Fener olmayacaksa kimse olmasın dese de, kimleri Cimbom olmasın da kim olursa olsun dese de, ben ille de ve sadece Bursa olsun diyorum. İlk dörtteki üç büyüklere bakıyorum ve hiçbirinin bu sezon şampiyonluğu hakedecek kadar olmadıklarını görüyorum. Sonra üç büyüklerin önündeki Bursa'ya bakıyorum. Mütevazı bütçeleriyle Kayseri'den Antep'ten daha güçlü daha sağlam olduklarını görüyorum, her anlamda. Kadrolarının daha genç olmasıyla, teknik direktörünün antipatik olmamasıyla, yönetimiyle, taraftarıyla hatta hatta şehrin sahip olduğu futbol kültürüyle Bursa'nın Türk Futboluna yeni bir soluk getirmesini, tekere çomak sokmasını, bu mutluluğu yaşamalarını diliyorum ve gerçekten hakettiklerini düşünüyorum. Belki de en çok "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" filmindeki amatör ruhlu Bursalıların, Hacı'nın, Serkan'ın, Eski Dokuz Niyazi'nin, Torba Suat'ın sevinmesini istiyorum.

Yolunuz açık olsun.

7 Mart 2010 Pazar

Fenerbahçe 1 - Antalyaspor 0

Önemli bir üç puandı takım adına. Umarım biraz kendilerine gelmelerini sağlar bu galibiyet. Belki bizi de kendimize getirir.

Emre'yi ayrıca tebrik etmek gerek. Günün en iyisiydi. Santos da güzel bir akşam geçirdi. Attığı golde topu hızlı oynayarak pozisyonu başlattı ve kendisi gibi yapan Semih ve Emre'nin güzel pasları sonunda da düzgün güzel bir vuruşla golü yaptı.

Defans dörtlüsünün uzun zaman sonra beraber oynamaları maçı nerdeyse pozisyon vermeden bitirmemizi sağladı. Maçın başlarında Semih-Güiza ikilisi iyiydi ama ilerleyen dakikalarda oyundan düştüler.

Gerisi de malum Daum'un skoru korumak için yaptığı değişiklikler topu Antalya'ya verdi ama şükür ki son haftalardaki son 10 dakika gollerinden birini yemeden tamamlayabildik maçı.

Hakeme de ne desek boş. Yine boş geçmediler. Vermediği penaltının ardından itirazların etkisiyle bariz faullere de devam dedi.

Memleketimden Futbol(!) Manzaralari...


14 Şubat 2010 Pazar

Haftasonu Fenerbahçe

Fenerbahçe Ülker 79 - 60 Efes Pilsen (Beko Basketbol Ligi)
Fenerbahçe 85 - 70 Ceyhan Belediyesi (Basketbol Bayanlar 1. Ligi)
SGK 0 - 3 Fenerbahçe (Aroma Erkekler Voleybol 1. Ligi)
Yeşilyurt 0 - 3 Fenerbahçe Acıbadem (Aroma Bayanlar Vol. 1. Ligi)
Manisaspor 2 - 2 Fenerbahçe (Türkcell Süper Lig)

Manisaspor 2 - Fenerbahçe 2

15 dakika golü bulana kadar gayet güzel bir oyun vardı.Sonrasında rahatlama gevşeme bir de bunların üstüne ilk yarının sonunda beklenmeyen Manisaspor golü. Aslında bu gol ikinci yarıya da ilk yarıya başladıkları gibi başlarlar belki dedirtti bana ama malesef ikinci yarı o ilk 15 dakikadaki oyundan eser yoktu.

Bir kere ilk yarıda sanırım Mehmet Topuz geldiği günden beri en iyi oyununu oynayacak bugün demiştim ama beni yanılttı Mehmet ve 2. yarı hiç ortalarda görünmedi. Aynı şekilde ilk yarıda her topa koşan Semih 2. yarıda resmen yoktu. Bu nedenle de Daum'un Gökhan Ünal hamlesini geç yapmasına kızıyorum. Ki onu yaparken de saçmaladı.

Ön liberolardan biri çıkacaksa bunun Emre değil Baroni olmasını tercih ederim. Ama tabi bunun için de Bilica'ya "kardeşim sen defans oyuncususun, önce işini yap sonra gider gol atarsın" demeli birisi. Gol atma sevdasına gerekli pozisyonu alamıyor defansta, geç kalıyor. Çok basit iki gol yedik bugün yine. Hamlesiz, dengesiz yakalandık. Defans oyuncularının oyun içinde konsantrasyonlarının git geller yapmasının bedelini ağır ödüyoruz.

Bir de tabi Volkan'ın da saçma sapan toplara vurmak için orta sahaya çıkmayı ve yediği gollerden sonra arkadaşlarına kızmayı bırakıp topa müdahale etmeye çalışması lazım. İzlemekten başka birşey yapmadı. Tıpkı yediğimiz 2. golde 3 defans oyuncusunun Isaac'i izlediği gibi.

Yine de bu maç Diyarbakırspor maçından daha iyiydi. Daha çok pozisyona girmeyi başardık, yalandan baskı yapmaktan ziyade. Ama daha çok kenarları kullanmalı ve daha çok şut çekmeliyiz bence.

Tabi ki kaybedilen 2 puan hiç iyi olmadı. Haftalar sonra liderliği de kendi elimizle teslim ettik. Ama hala zaman var. Yeter ki mücadeleyi bırakmayalım.

Güç bizimle olsun...

31 Ocak 2010 Pazar

Sivasspor 1 - Fenerbahçe 5

Eksiklerle gidilen Sivas deplasmanından farklı bir skorla dönmesini bildi takım. Özellikle de ikinci yarı Sivasspor'un da oyundan iyice düşmesiyle oyunu domine etti ve farkı getiren golleri buldu.

25. dakikaya kadar al gülüm ver gülüm orta saha mücadelesi şeklinde geçen maç bu dakikadan sonra hareketlendi ve karşılıklı pozisyonlar olmaya başladı. Bunlardan birinde Gökhan Gönül'ün ileri uçtaki presi sonuç verdi ve de Selçuk maçtaki tek olumlu pasını vererek Semih'e golü attırdı. Sonrasında Vederson'un saçma sapan bir kafa vuruşu ile topu uzaklaştıramadığı pozisyonda aylar sonra sahalara dönen Mehmet Yıldız füze gibi bir şut çıkardı ve güzel bir gol attı. Mehmet Topuz'un direkten dönen topu, Özer'in yay üzerinden çektiği şut ve Semih'in altıpastan dönerek yaptığı vuruşu ve bu pozisyonlardaki Akın'ın güzel kurtarışları ilk yarıda akıllarda kalan pozisyonlardı.

İkinci yarıda, Deniz'in hızlı pası ile Semih'in 2.golünü atmasının ardından Sivasspor oyundan düşmeye başladı. Sivasspor oyunan düştükçe daha çok pozisyon bulmaya başladık. İlk yarıda içeriye katetmeyen Uğur 2.yarıda bunu yaptığında birbirinin kopyası 2 gol attı ve Sivasspor'u yine boş geçmedi. Gökhan Gönül'ün golü ise yemeğin sosu tadındaydı.

Maçın geneline baktığımızda takımın istekli oynadığını ve kondüsyonun iyi olduğunu söyleyebiliriz. Bireysel eksiklikler veya ekstra güzellikler illa ki var. Mesela, ilk yarı boyunca Vederson, Uğur sürekli al gülüm ver gülüm paslaştılar sonra Vederson topu kaleci Volkan'a ya da sağ açığa gönderdi. Ya da Selçuk'a verdi o aynı şeyi yaptı. Neyse ki bu görüntü 2.yarı değişti ve sol kanat ileriye doğru döndü yüzünü ve Uğur'un ekstra güzel hareketleriyle de maçın rahat kazanılmasını sağladı. Klasik ama güzel hareketlerdi Uğur'un yaptıkları. Çoğu zaman işe yarar. Bu arada tabi ki sağ ayağını bu konuda çalıştırmış olması da uzun zaman sonra kendisinden duyduğumuz, gördüğümüz olumlu bir hareket.
Semih ilk yarıda pas trafiğinde çok aksadı. Ama O da 2.yarı toparlandı ve iyi paslar çıkardı. Mehmet Topuz içeriye katederek 2-3 net pozisyona girdi ama bugün bunları değerlendiremedi. Yine de kanatların pozisyona girmeleri takım adına olumlu.

Deniz Barış'a da değinmeden geçemeyeceğim. Oynadığı pozisyon neyi gerektiriyorsa tek kelimeyle kusursuz bir şekilde yaptı. Basit ama garanti oynadı. Keşke aynı şeyi Selçuk içinde söyleyebilseydim ama bence Selçuk bugünün en kötüsüydü. Hele oynadığı uzun toplar tamamen faciaydı.

Son olarak da hakeme de bir dokundurmak lazım, değil mi? Yanılmıyorsam 3 veya 4 sakatlık pozisyonunda sahada top oynanmaya devam ederken düdüğünü çalıp maçı durdurdu. Durdurur durdurmaz da sakatlanan futbolcular ayağa kalktılar. Hani oyunu bir müddet devam ettirse ve oyuncu ayağa kalkmasa tamam diyeceğim ama onu da yapmadı. Bir hakem oyunun sürekliliğini sağlamaya çalışmalı bence sürekli oyunu kesmektense. Ki Semih'in attığı 2.golde aynı davranışı yüzünden Sivasspor takımı sersemledi ve ne olduğunu anlayamadan kalelerinde golü gördüler. Tamamen hakemin oyunu soğutması ve futbolcuların konsantrasyonunu bozması sonucu yaşanan bir sersemlik yaşadılar bence.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Futbol Ligtv'de İzlenir...

Naklen yayın ihalesinin sonucunu ve devamında sonuc ile ilgili isteklerimizi hali hazırda belirtmiştik; şimdi az biraz durum tespiti yapalım istiyoruz. Romantik Kanaryalar olarak nerdeyse 10 farklı koldan para kazandırdığımız Digiturk, yurdumun dört bir köşesinden gerek evinde ekran başında, gerek kahvede-meyhanede 1 içecek dahil belirli bir ücret karşılığı bize takımımızı senelerce izletti. Ne takımdan ne yayından memnun kaldım orası başka… İhalede ödediği 321 M $ + vergiler ile Digiturk patronu rakibi diye bildiğimiz Doğan medyası tarafından bile yılın futbolcusu seçildi! Türk futboluna karşılıksız bir hizmet var düşüncesi empoze ediliyor…Babasının hayrına bu parayı veren bir amcamız var, elini öpmek gerek. Federasyon çok mutlu , kulüplerin ağzı ayran budalası gibi bir karış açık , yüzde 126 zamma bakmakta… Digiturk bile mutlu…Artışı tüketiciye yansıtmamanın peşindeler, daha fazlası akıllara zarar onlar da farkındalar. Hali hazırda dünyanın en pahalı ilk 6 liginden biri TSL idi, şimdi ilk 5 mi değil mi diye soruyorlar… Ha 6 ha 5, ligimizin neresi bu kadar para eder bunu konuştuk senelerce. Yani seyirci ortalamalarına baksak zaten kalıbımızın adamı olamayız. Toplam değer yaratma , toplam frençayzing desek Ağrı'da 3 forma satınca seviniyoruz... Oyuncularımızın rayiçlerinin çok üstünde kazandıklarından, yabancı futbolcuları etkileyebilmek için Katar paritesinde ücretler ödediğimizden bahsettik hep. Dortmund’un seyirci ortalamalarını gıpta ile takip edip Fener’in dışarıda oynadığı haftalarda TSL’in toplam sayısına büyük eşit olduğuna hayıflandık. Lakin bu ihale , öncesi ve de sonrası gösterdi ki hepimiz bir yanlış hesaptayız… O tribünleri doldur(a)mayan, 80-100 bin nüfuslu ilinde hafta sonu maça gitmekten daha cazip aktiviteler icat eden kitleler aslında bir tercih sahibi. Ülkemizde bu topraklara özgü bir kalem var, ekonominin D eğrisinde; maçları tribün yerine, TV başında izlemeyi tercih eden bir güruh var.Yurtdışından hiçbir talep ve kaynak aktarımı olmadan ihaleyi bu kadar yükseğe çeken bir sessiz çoğunluk var.
Medya fildişi kulesinden AKP’nin nasıl 47% aldığını anlayamadı ise bunu da anlayamadı, anlamayacak. Kendilerine yardımcı olmak boynumuzun borcu. Hep otoparklardan, kadınlar tuvaletinden dem vurdunuz da salonumun baş yerinde parasını veririm sıcacık evimde maçımı izlerim diyen adama kulak vermediniz. O rezil statlarınızda ya hiçbir fasilite yapmadınız, ya da kıytırık ufolarla göz boyayıp 55 milyona bilet satmaya kalktınız. Elin oğlu hedef kitlesini maden işçileri yapıp, kulübü takım yapan , kitlelerle bütünleştiren değerlere sahip çıkıp, stadına centrum’dan 5 kilometrelik bira boru hattı çekerken, para birimi bile icat ederken; siz stadın etrafındaki cazibe merkezlerine , meyhanelere, birahanelere kilit vurdurdunuz. En ucuz maç bileti , öğrenci indirimi nedir bilmediniz.Hala sizi izlemek için dünyanın parasını verecek bir kitle var ama siz bu değirmenin suyunu sağmayı bile Digiturk’e bıraktınız. Bu memlekette de futbolu çok seven ama sadece futbol Ligtv’de diye düşünen bir “çoğunluk” var. Balkonu beleştepe olsa içeride Ligtv’yi açacak bir kitle… Yoksa bu rakamları açıklayamazsınız.Televizyon karşısında maç izlemeyi alışkanlık edinmiş bir toplum, oyunu seven ama statlardan itina ile kaçınan bir toplum… Bunu irdelemeli , içeri girerken 15 günde bir polisin çüküne dokunduğu adama sormalı statlardaki konforu… Öyle 5 maça bir lütfen ziyaret eden değil... Ya da stad dışındaki konforu ... Kurulan aidiyet bağını , misal gidin Malatya'ya orjinal bir Malatyaspor forması arayın, bulunca haber edin geleceğim... Hele şu unuttuğunuz ve artık yok olduğunu sandığınız bedava bilet hadisesi… Avantacılar Sefalardan Sebolardan ibaret değil , maça gişelerden girilen her ortamda beleş biletler elden ele değerleniyor. Elini cebine atan herkesin kendini keriz hissettiği ortamlarda, atlı polislerin uğramadığı diyarlarda ben de haykırayım futbol ligtivide izlenir, zira bilet alıp stadyumda izlerken enayi gibi oluyoruz…

Şimdi hayretler içinde izliyorsunuz. Karamehmet oturmuş nasıl da kendinden emin, üj bej artırıyor ,sallamadan alıyor bu ihaleyi. Ne kulüpler birliği, ne TFF , ne o ihaleye girenler bu değeri yaratanlar ; fiyatı yukarı çeken biziz dostlar… Her turlu rezilliği ile stada gitmesek de televizyon başında bu işkenceyi çekenler... Anlayacağınız bu sene şampiyon yine taraftar…

20 Aralık 2009 Pazar

Trabzonspor 0 - Fenerbahçe 1

Sezonun ilk yarısının son maçında Trabzon'da kazanılan 3 puan devre arasında bünyeyi toparlamak ve liderliği korumak adına gayet iyi oldu.

Maç iki tarafa da gitti geldi diyebiliriz. Güiza'nın kaçırdıklarına karşılık Trabzonsporlular da net pozisyonları gole çeviremeyince maç ortada geçti. Güiza'nın kaçırdıklarının yanında önemli sayılmayabilir bu pozisyonlar ama gol olma ihtimalleri oldukça yüksekti. Kısmen şanslı idik. Ama takım olarak da kazanmak için gereken mücadeleyi yaptık ve o iradeyi gösterdik.

Bilica yine canavar gibi oynadı. Derledi topladı ortalığı. Gökhan umarım devre arasında kendini biraz daha toparlar.

Emre'nin iyileşmesiyle orta saha eski gücüne kavuşacaktır sezonun ikinci devresinde. Topuz sağ kanada alışıyor her geçen gün. Gökhan'la da ileri çıkışlarda sol kanattan iyilerdi bugün. Daha doğrusu Mehmet topu aldığında Gökhan ileri fırlıyordu hemen. Ancak bunu sol kanatta Santos yapmayınca bugün Özer çok yalnız kaldı ve bolca saçmaladı maç boyunca. Biraz daha basit oynamalı Özer ve her pozisyonda ekstra işler yapmaya kalkmamalı. Alex'i örnek almaya ve iyi analiz etmeye devam ederse bunu da öğrenir.

Devre arasında umarım Güiza ve Semih bol bol çalışırlar ve güçlenirler. Güiza'nın goldeki koşusu ve vuruşu bizi şaşırtmadı değil.

Bugün sahaya çıkan kadro ideal kadromuzdu bence. Ama daha iyi oyun ve daha net sonuçlar için performansını herkesin arttırması gerekiyor. Ya da yeni ve daha etkili transferler, mümkünse. Bununla birlikte yedeklerin de cezalar, sakatlıklar gibi durumlarda hazır olmalarının sağlanması gerekiyor. Daum'un bugünkü defansif anlamda yaptığı Vederson değişikliği saçmaydı mesela. Onun yerine Sheriff maçında iyi bir performans serileyen Uğur'a şans verseydi daha iyi olurdu kesinlikle, hem Uğur hem de takım açısından.

Son olarak; 15. yıldönümlerini teşrif edip bizimle geçiren ve maçı beraber izlediğimiz HoAmca ve Eowyn'e de teşekkürler ediyor ve daha nice yıllar diliyoruz.

13 Aralık 2009 Pazar

Fenerbahçe 3 - Ankaragücü 2

Geçen haftalara göre takımda küçük de olsa bir kıpırdanmanın olduğunu söylemek mümkün. Kazanmak için yeterli değildi bence ama biraz şans ve birkaç mücadele eden oyuncuyla bu haftayı kayıpsız atlattık.

Başta kaptan Alex'in oyunu ve Özer ile Mehmet'in Alex'e yardımcı oyunları sayesinde topu biraz daha ileriye taşıyıp geçen haftalara nazaran daha çok pozisyon bulduğumuzu söyleyebiliriz.Güiza benim gibi kendisine uzun zaman sabreden birini bile çileden çıkardı bu maç. Attığı golü önemsemiyorum. Zira O'nun yerinde kim olsa aynı vuruşu yapardı. Ama kaçırdıklarına bakınca O'ndan başkası kaçırmazdı o golleri. Kesinlikle çok güçsüz, atılan pasları kontrol etmekten, edebildiği nadir pasları da düzgün bir vuruşla gole çevirmekten veya faydalı bir pas vermekten çok ama çok uzan. Artık ben de Güiza'nın bizden çok ama çok uzakta olmasını istiyorum. Tek kelimeyle rezaletti.

Bilica ilk yarıda süper bir oyun ortaya koydu bence. Ancak 2.yarıda defanstan top çıkarma konusunda Lugano'nun kendisine pek yardımcı olmaması Emre'nin eksikliği ve Selçuk'un bu konudaki beceriksizliği gibi yan etkilerle birlikte pas hataları yaptı. Yine de bu aralar defans oyuncuları arasında en verimli oynayan isim Bilica. Carlos için artık birşey söylemek istemiyorum. Sarı kartını görüp cezalı duruma düştü, bırakalım gitsin memleketine artık. O da rahatlasın biz de. Geçen hafta Gökhan'a konduramadığımızı söylemiştik ama bu haftaki oyunuyla beni de eleştirin dedirtti açıkçası. Yediğimiz gollerin ikisinde de hatalıydı bence. İlk golde Vassell'i kontrol edebilmeli ve 2.golde de topa müdahale edebilmeliydi. Yeri gelmişken söylemeden geçmeyelim Ankaragücü'nün 2.golünde bariz faul var.

Ortada Baroni fena değildi ancak Selçuk tam anlamıyla etkisizdi. Ha var ha yok. Semih'in Selçuk'un yerine oyuna girmesi bu açıdan güzel bir tercihti sadece biraz daha erken olabilirdi bence. Özer ve Mehmet'e gelirsek; Özer kesinlikle maçın en iyilerindendi. Çok çalıştı ve güzel bir asist yaptı. Daum izin verir de oynamaya devam ederse zamanla daha etkili olacaktır. Ancak hem Özer hem de Mehmet için geliştirilmesi gereken bir nokta var. Kanat oyuncuları olarak oynamaktan çok Alex'in bölgesine ortaya çok yanaşıyorlar. Kanatlardan bindirmeler ve çizgiye inme olayını onlardan çok bekler yapıyor. Ortaya, Alex'e yardım etmeleri kesinlikle iyi birşey ki ortadan şutlar da çıkararak gol arıyorlar ama özellikle Emre'nin takıma katılmasından sonra kanatları daha çok kullanmalı ve çizgiye inerek rakip defansın dengesini bozmayı daha sık denemeliler.

Sanırım cezalar, sakatlıklar vs. derken bir şekilde doğru kadroya doğru gidiyoruz. Daum'un bu şansı her zaman olmuştur zaten. Dünkü kadro ideale yakın bir kadroydu aslında. Bundan sonra yapılması gereken sadece Santos'u milli takımdaki yerine çekip Carlos'u göndermek ve en kısa zamanda adam gibi bir forvet almaktır.

Maçtan sonra yapılan açıklamalara da değinmek istiyorum. Ankaragücü teknik direktörü topun çizgiyi geçip geçmediğinin net olmadığı son pozisyona veryansın ederken attıkları 2.gol öncesindeki futbolcusunun yaptığı faulden hiç bahsetmiyor ve geçen hafta Sarp'ın yaptığı gibi topu Aziz Yıldırım'a hedefliyor. Saçmalıktan başka birşey değil, görmediğin pozisyon hakkında ahkam kesmen.

Ama haklarımızı savunurken çığırtkan olmamak konusunda söylemek istediğimiz aslında tam da buydu işte. Bunun yönetimini iyi yapamadığın zaman herşeyi getirip buna bağlayacaklar. Sene sonunda şampiyon olsan tutup masa başında kazandılar diyecekler. Ha umrumuzda mı? Tabi ki değil. Onların yazdıkları söylediklerinden ziyade gördüklerimizi değerlendirmesini ve kimin doğru kimin yalnış yaptığını biliyor görüyoruz çok şükür.

Erman Toroğlu'nun ise Gökçek ailesinin avukatıymışçasına son pozisyonu tuvalet kağıdı ile ve o kocaman göbeğiyle ispatlamaya çalışması ise tamamen komik, tutarsız, ikiyüzlü bir davranış. O pozisyona net bir yorum yapan ya yalan söylüyordur ya da o maçın yan hakemidir (O da görebildiyse tabi).

Son olarak, renkdaşın attığı ilk gol gayet güzeldi, belirtmeden geçmeyelim. Ayrıca, Vassell'in performansını da beğendim açıkçası. Üşenmeyip gitmek, bir dünya gözüyle izlemek lazım kendisini.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Eskişehirspor 2 - Fenerbahçe 1

Yazık bu taraftara be...

Geçen hafta Kasımpaşa haketmişti kazanmayı ama bu hafta Eskişehir için bunu söylemek mümkün değil. Bizim takımda bir atraksiyon olmayınca da bu sonuç kaçınılmaz oldu.

Daum 3 değişiklik birden yaptı ama 3 hakkımız daha olsa onları da kullanmak isterdim. Bakıyorum, Semih bitmiş bütün pozisyonları mahvetti, Santos ölmüş topu da kendisiyle birlikte toprağa götürmek istiyor, Topuz ve Selçuk hiç yok, Vederson dersen hiçbirşey yok. Bilica ve Lugano mücadele ediyor, Baroni, Alex ve Gökhan Gönül destek vermeye çalışıyor. Ama hepsi minimum düzeyde. Oyuna ne kadar konsantre oldukları ilk golde görülüyor; korner öncesi herkes elini kolunu sallayarak dolanıyor ortalarda, bir tane topa bakan yok. Sanıyorlar ki onlar yerleşecek, pozisyon alacak da karşı takım ondan sonra kullanacak korneri.

Daum'a bakıyorsun sezon başından beri Santos ile Vederson'u döndürüyor sol kanatta, ikisinden de bu şekilde oynadıkları sürece bir cacık olmayacağı aylar öncesinden belli olmasına rağmen. Bir kere de Özer'i 90 dakika oynatayım orada demiyor. Ama aylardır sahaya sürmediği Uğur'u kurtarıcılardan biri olarak alıyor her zamanki gibi golü yedikten sonra.

Top oynamak da neymiş boşverin canım, binelim son model arabalarımıza akalım alemlere zihniyete birisi dur desin artık. YETER!

Merak ediyorum, yediğimiz ilk golden önce Eskişehirspor ceza sahası önünde serbest vuruş verildiğinde ana avrat söven Rıza Efendi faul olan pozisyon sonrası kornerden gelen golden sonra da aynı küfürleri savurdu mu acaba gözünün önündeki faulü görmezlikten gelen yan hakeme? Yada başka pozisyonlarda hakeme itiraz ederken her kornerde Lugano ve Bilica'ya yapılan ama bir türlü verilmeyen faullere neden itiraz etmedi.

Sonunda Başkan da farketti tepki verilmesi gerektiğini (umarım) ve istifa etti kulüpler birliği başkanlığından. Basına ve hakemlere verdiği tepkiyi inşallah kendi teknik direktörüne ve takımına da gösterir.

Kondurmak istemiyorum ama 2.gol Gökhan'ın hatası çok. Yanlış pozisyon aldı ve müdahale edemedi.

İlk yarının son 15 dakikası ve 2.yarının bazı bölümlerinde Es-Es bandosunun çaldığı ve tribünlerin eşlik ettiği aşağıdaki şarkı ve Es-Es taraftarının maç sonundaki eğlencesi sinirlenmekten başka birşey yapmadığım maç boyunca yüzümü güldüren güzelliklerdi.

Ama artık üzülmüyorum. Beter olsunlar, hiçbirşey haketmiyor bunlar.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Fenerbahçe 1 - Kasımpaşa 3

Geçen hafta "Real Madrid gelse havasını alır" diyen ve bu hafta da dediğini gerçekleştiren Yılmaz Hocayı gerçekten tüm kalbimle kutluyorum.

Sadece Yılmaz Hocayı değil elbet, Kasımpaşalı büyün futolcuları da kutluyorum. Gerçekten güzel bir oyun çıkardılar. Topu ayaklarında iyi tutup iyi pas yaptılar, defansımızın arkasına iyi toplar attılar ve bu toplarda ciddi pozisyonlara girdiler. İkisinde kalecimiz Volkan'ın bariz hataları olmasına rağmen 3 gol buldular ve daha da fazlasını kaçırdılar. Yılmaz Hocanın takımın başına geldiği günden bu yana Kasımpaşa'da ilerleme var. Süperlig kalitesine baktığımızda Kasımpaşa'nın hiç de fena bir futbol oynamadığını söyleyebiliriz sanırım.

Bizim takıma gelirsek; tamamen konsantrasyondan ve mücadele gücünden yoksundu bugün. Seyirci rahat rahat bayramlaşsın diye verilen güzel cezalar sayesinde tribünlerde yerini alacak güzel Fenerbahçeliler bu işkenceden kurtulmuş oldu. Yaşasın TFF...

Kazım'a verilen cezayı da az bulduğumu söyleyeyim yeri gelmişken anti parantez. Sezon sonuna kadar uzatılmalı bence Kazım'ın cezası. TFF yapmıyorsa yönetim yapmalı.

Sakat ve cezalıların yokluğunda kimi nerede oynatacak Daum diye merak ediyorduk ama O da ne yapacağını bilmediğini gösterdi bize. Çift forvet mi oynadık yoksa Semih sağ kanattamıydı sizce?

Alex'siz oynamaya alışmamız lazım diyorduk artık Emre'siz oynamaya da alışmamız lazım da diyoruz. Ve hatta Bilica'sız da.

Bilica olmadığı içinmiydi yoksa Kasımpaşa'nın taktiği mi bu yöndeydi yoksa ofsayt taktiği nedir nasıl uygulanır bu maçta unuttuğumuz içinmiydi bilemiyorum ama defansın arkasına atılan bütün topların tehlikeli olması bizim adımıza çok çok endişe verici bir durum. Ayrıca, Bilica'nın olmaması defanstan top çıkarma konusunda sıkıntı yaşatıyor bize. Özellikle bir de Emre yoksa o gün takımda.

Topuz'uz ikinci yarı başında çıkarılmasını sevmedim. Kaleye şut atıyordu, içeri katediyordu Mehmet. Biraz daha fazla oyunda kalabilirdi.

Semih ve Güiza'nın 90 dakika oyunda kalması ise inanılmaz derecede saçma idi. İkisi de 60.dakikadan sonra tamamen bitmişti. Ne aralara koşu yapabiliyorlar ne kendilerine atılan topları kontrol edebiliyorlardı. Bırakın topu tutabilmeyi topa doğru hamleyi yapamıyorlardı. Daum Semih ya da Güiza'dan birini ikinci yarı oyuna dahil etse daha efektif kullanmış olurdu pili nerdeyse bitmiş sevgili forvetlerimizi.

Daum'un bu yalnış tercihlerine karşın Carlos ve Selçuk'u çıkarıp yerlerine Vederson ve Deivid'i alması ise riskli olmasına rağmen maçı döndürmek istediğini gösterir bir hareketti. Ama yalnış olan 11 futbolcunun 10 tanesi de forvet olsa gol atabileceğin anlamına gelmemesi. İleri uçtaki ikilinin adım atmaya dermanı kalmamışsa sen ön liberolarından birini çıkarıp oyunu ileri yıkmaya çalışsan bile başarısız olursun. Yine de sezon başından beri emin değilim ama sanırım ilk kez ön liberolardan biri oyundan çıkarıldı. Yapılan bu değişiklikle maç başında olmayan bir sağ kanadımız oldu. Yaşasın...

Neyse boşverelim bu fani muhabbetleri gidelim bayramlaşalım sevdiklerimizle.
İyi bayramlar herkese...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kayserispor 1 - Fenerbahçe 1

1 puan iyidir diyor Herr Daum. Kayseri'nin oynadığı ve bizim oynayamadığımız oyuna baktığınızda kesinlikle doğrudur.

Misafir nedeniyle aslında maçı tam konsantrasyonla izleyemedim. Ama gördüklerimi kısaca yazayım yalnışım varsa siz düzeltin, eksikleri de tamamlayın.

Israrla üzerinde durulan Özer yine kenardaydı maç başlarken. Alex'in varisi deniliyor ama oynaması için sanırım Alex'in ölmesi bekleniyor.

Maçın ilk yarısı tatsız tuzsuz bol sulu bir maçtı. Zeminin azizliği ve kalecinin hatasıyla gelen gol hiç yoktan iyiydi. Ama Antep deplasmanında skorun üzerine yatmayı beceremediğimizi görmüşken ve maç sonunda bundan dersler çıkaracağımızı yazmışken büyük puntolarla gördük ki pek de ders çıkarmamışız aslında. Ne futbolcular adına ne de teknik ekip adına bunu söylemek mümkün değil.

İkinci yarı iki takım için de daha hareketli ve pozisyonluydu. Ancak biryerden sonra Fener oyundan düştü ve Kayseri tek başına oynamaya başladı. Gayet de güzel oynadılar tebrik etmek gerek kendilerini. Ceza sahası içinde daha etkili olabilseler bu maçı da kaybetmiştik.

Zaten nedir bir kaleci maçın adamıysa onun arkadaşları o maçta pek birşey yapmamış demektir. Volkan günün en iyisiydi.

Volkan dışında yine ve her zaman ki gibi çabalayan Emre ve Gökhan dışında vasatı aşan oyuncumuz yoktu.

Santos daha en dibi görmedim dercesine hala aşağıya doğru iniyor.

Kazım'ın geçen hafta bahsettiğimiz göz göre göre saçma sapan fauller yapma alışkanlığı devam ediyor.

Oyuncuların düşük performansları kadar Daum'un tercihlerini konuşmak gerek sanıyorum. Ha teknik direktörün ne yaparsa yapsın ne derse desin çıkar oynarsa futbolcuların o maçı her türlü alırsın o ayrı mevzu. Bunun altını çizelim. Ama yine de motivasyon olsun taktik olsun bir teknik direktörün de çok etkisi var takım üzerinde ya da en azından olmalı.

Her ne kadar hafta içinde Bekir oynayacak söylentileri olduysa da Önder ilk onbirdeydi normal olarak. Sakatlıktan çıkmış ve geçen hafta bir de gol atmış Güiza'nın oynaması da normal. Ama büyük kaptan Alex'in yokluğunda takımın üretken olması ileriye topu taşıması ve kanatların destek vermesi lazım birden fazla gol bulabilmen için.

Geçen hafta rakibi durdurmak için solda oynattığın Vederson oyunun defans anlamında Carlos'a destek verebiliyor ama hücum anlamında nadiren yaptığı isabetli ortaların dışında bir artısı yok. Yani ne dripling ne bindirme ne adam eksiltme.

Kazım'dan vazgeçmediğine göre Daum ilk onbir de yapacak zaten başka değişiklik yok. Sonrasında gelen oyuncu değişiklikleri ise desteksiz atış gibi. Yani Semih'i alıyoruz ama topu Semih ve Güiza'ya atacak adamımız yok. Ki Mehmet Topuz da yorulmaya başlamış artık o dakikalarda. Ama daha da kötüsü Santos'u alıp Alex'in yerinde oynatmak. Bir kere Santos ayağında top tutmayı seven bir adam. Bunu da fazlasıyla yaptığı için fazlasıyla top kaybediyor. Onu oynatacaksan çok sevdiği driplinglerini yapabileceği kanatta oynatacaksın. Alex gibi gördüğünde atan bir adam değil. Gerçi diyorum ya bu ara seni beni koy Santos'tan iyi oynarız. Son değişikliği ise hayretler içerisinde izledim. O an anlayamadım nedenini ama sakatlanmıştır diye düşündüm, öyleymiş. Yoksa tamamen bir rezillik olurdu. Özer'e yazık, 85.dakikada kenara gel ama yine oyuna gireme. Gerçi o dakikadan sonra girse ne girmese ne, o da ayrı mevzu. Ve hatta madem Daum o değişikliği yapıp Özer'i oyuna alacaktı bunu golü yediğimizde derhal yapmalıydı. Antep'ten en azından onu öğrenmeliydi. Semih'i aldı gole tepki olarak ama dediğim gibi topu ileri sadece Volkan'ın degajları ile taşıyabiliryorduk o dakikalarda ve Semih'in de Güiza gibi etkisiz kalacağı aşikardı.

Attığımız golün ve penaltı kararının saçma sapan olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Bence çok ağır bir karardı.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Fenerbahçe 3 - Galatasaray 1

10 senedir aynı tarife. Geldiler, alacaklarını alıp evlerine dönüyorlar, mosmor...Bir mahsun mor menekşe, ağlıyor mu ne?

Tüm takımı, teknik ekibi ve tabi ki taraftarı kutlamak lazım. Maçın başından sonuna kadar kontrolü elinde tutan, iyi mücadele eden, pozisyonlar bulan ve sonuna kadar maçı hakeden taraftık.

Volkan'a pek iş düşmedi bu maç zira Galatasaray'nin doğru düzgün pozisonu bile yok. Defans ve defansın önündeki orta saha gayet başarılıydı bugün.

Alex 2 golle süper bir dönüş yaptı ve takımı sırtladı. Baroni ve Emre orta alanda rakibi ısırmaya ve topun bizde kalmasını sağlamaya devam ediyorlar.

Kazım ilerde rakip defansı hayli yordu. Ama Carlos gibi biraz akıllı olsaydı özellikle ilk yarıda uzun toplarla bire bir yakaladığı defans oyuncularına karşı ilk hamleyi yapmak yerine bekleseydi ya onlar hata yapacaklardı ya da kartlık fauller yapacaklardı. Franco'nun iki hatalı vuruşunda yaptığı presle onu hataya zorlayan Kazım'dı.

Vederson solda Carlos ile uyumlu oynadı ve ilk golde güzel bir asist yaptı. Daha fazlasını sağ kanatta Mehmet Topuz'dan bekliyorduk ama ilk yarı pek etkili değildi Mehmet. Ama 2. yarı daha etkili oldu ve son golde güzel bir asist yaptı.

Santos girdikten sonra etkili oldu, geçen haftalardaki berbat görüntüsünün aksine. Aynı şekilde Güiza da kolay golleri kaçırıp daha zorlarını atsa da girdikten sonra sahada arkadaşlarının verdiği mücadeleye omuz verdi.

Maç son dakikaya kadar heyecanını korusa da daha öncesinde skoru rahatlatacak fırsatları yakaladık ancak gole çeviremedik. Oysa maçın hemen başında belli olduğu üzere rakip sahada 5-10 dakika kurulacak bir baskı eninde sonunda golü getirecekti. Ama Galatasaray'in golünden sonra bir 10-15 dakika takım istemsiz olarak skoru korumak ister gibi geri yaslandı ama Keita'nın atılmasıyla bu durumda son buldu ve sonrasında rahat pozisyonlar geldi bizim adımıza.

Maçın hikayesini, yolculuğuyla, öncesiyle, sonrasıyla, kısacası tüm detaylarıyla maçı yerinde izleyen ve şu anda dönüş yolunda muhtemelen sızmak üzere olan genç ihtiyarlara bırakıyorum ve maçtaki güzelliklerin birkaçıyla bitiriyorum yazıyı...

18 Ekim 2009 Pazar

Gaziantepspor 2 - Fenerbahçe 1

Sen bir gol attıktan sonra ikinciyi de atayım rahatlatayım demek yerine rakibi uyuturum maçı böyle bitiririm diye düşünürsen o uyuttuğunu düşündüğün rakip "ulan asıl ben seni uyutuyorum" diyip 2 tane çakıverir son 10 dakikada, sen de ne olduğunu anlamazsın hemen koştur koştur Özer'i oyunu alırsın hakem izin verirse sonra da daha önce aklına gelmeyen bu gencin seni kurtarmasını beklersin.

Çok güzel oldu bu maç, tam götümüze göre oldu, en başta da Daum'unkine göre. Sen daha oynadığın maçı kazanmadan önümüzdeki hafta oynanacak derbiyi düşünür onun için de Gökhan'ı çıkarırsan, topu ileri taşımak, ileri oynamak yerine bek gibi sürekli yana hatta yana bile değil sürekli geriye oynayan açıklarını 75 ve 90 dakika sahada tutarsan (üşenmedim saydım verdikleri pasları), yorulan Semih'i, Topuz'u daha önce değiştirmezsen, maçı benim televizyondan izlediğim gibi izleyip ezbere değişiklikler yaparsan gün gelir böyle eline verirler uçak biletini sen de paşa paşa dönersin İstanbul'a. Ha bir de çıkar maçtan sonra demeç verirsin; maçtan önce bu maçın zor olacağını söylemiştik, oldu da diye övünürsün. Ama sana sorsak zor geçti de sen kolaylaştırmak için ne yaptın diye alacağımız cevap kocaman bir HİÇ'ten başka ne olabilir acaba?