14 Ocak 2011 Cuma
QTM #10
13 Ocak 2011 Perşembe
Küçük Parmak Oyunları...
Ben bu satırları yazmaya başlarken Okan Alkan topu kendi kalesine gönderdi. Bir nevi başkalarının günahlarının cezasını daha bu yaşında üstlenmiş oldu; böylece rüya gibi baslangıçtan sonra gerçek Fenerbahçe kariyeri de baslamış oldu. Yazının ilk noktasından sonra da Tota az önce beraberlik golünü attı. Maçın kalan kısmında kim ne yapar bu yazının devamı ile hiç mi hiç ilgisi yok. Sezon başından beri bu takımın sol tarafındaki sıkıntı belliyken; yukarıdan aşağıya ligleri eskisi gibi numaralandırsak ortalama bir 3. lig takımı olan Yeni Malatyaspor bile Fenerbahçe'nin bu kanadını şehir hatları vapur işletmeleri gibi tıkır tıkır işlerken; o bölgede kullanabileceğimiz adamlardan yerli olanı ben yapamıyorum diye bas bas bağırırken; yabancısı bedenen sahada olmasına rağmen ruhen bitik ve hocası ile ilişkisini kesmişken; Fenerbahçe futbol takımının sol bekine an itibarı ile transfer yapmamış veya muhtemel bir transfere taş koymuş kişilere (yönetici, teknik direktör, idari menajer, her kimse) sonsuz sevgilerimi gönderiyorum...
Bu takım liderden 9 puan geride ancak tüm yetkili ağızlar "şampiyonluk" sözcüğünü telaffuz ediyor. Bu takım elde kalan tek hedefini gerçekleştirebilmesi için kalan 17 maçta kendi hesabımca minimum 13-14 galibiyet almalı. Meali, çatır çatır oynamalı. Sahi yeri gelmişken Antu'da "İnananlar Buraya" diye konu açılmış mıdır acaba bu maçtan sonra da?
Ben Fenerbahçeli olduğumda bu kulübün doğru düzgün hiç bir tesisi yoktu. Dereağzı'nı bok götürüyordu. Şampiyon olamıyordu, kupa alamıyordu. Avrupa'da esamesi okunmuyordu. Ama bu kulübün bir ruhu vardı. Her şeye rağmen ölümüne sevdiren, celladına aşık eden bir geleneği, göreneği vardı. Hani bizi 90'lara dönmekle korkutanlar? Mutlu musunuz? O günleri hiç özlemiyor musunuz?
Not: İşbu yazı Yeni Malatyaspor - Fenerbahçe maçının ilk devresinde kaleme alınmış olup, devre arasında Elbir Reis'in ısrarı ile macta çektiğimiz zulüm yerine Kıtır'a kendimizi atmaya karar vermemiz nedeniyle ancak paylaşılabilmiştir...
22 Aralık 2010 Çarşamba
Değerler Yerle Bir Olurken...
Zico'nun ilk yılında bir Ankaraspor - Fenerbahce gündüz maçı vardı, hatırlarsınız muhtemelen. Denizli travmasının üzerinden bir yaz mevsimi geçmiş; sonbaharı da yarılamışız. İlk yarı 2-0 önde gitmişiz soyunma odasına. İkinci yarı başlar, maç 2-2'ye gelir, öyle de biter. Ben de başlarım; "Bilmemne ol git Zico"(başkaları da başladı ama ben deşifre etmeyeyim burada) Gel zaman, git zaman benim sövdüğüm Zico ile 100.yılda şampiyon oluruz. Yetmez, adından titrediğimiz Avrupalıları Kadıköy'de yerle bir eder, Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Final oynarız. Sövdüğüm Zico, hayatımın en güzel günleri listesini sil baştan yazdırır bana. Bir Ankara sonbaharında ağzımdan bilerek ve isteyerek çıkan o küfür; o güzel günlerin hepsinde, o sevinçlerin içinde bir utanç kaynağı olur benim için... Hala aklıma geldikçe sıkıntı duyarım...O gün bugündür eleştiri kültürümü değiştirmek için uğraşırım. Bazen kantarın topuzunu kaçırsam bile en azından uğraşırım... Özellikle teknik direktörlük makamına... Ama beni tanıyanlar futbolcuya tepki konusunda taraftarın her zaman bir yuh hakkı olduğunu savunduğumu da bilirler. Bunu ayrıca tartışırız... Ama Fenerbahçe Spor Kulübü'nün resmi yayın organları aracılığıyla; tribünlerden yükselen yuh sesleri hakkında tek bir satır yazmaya, tek bir söz söylemeye hakkı yok arkadaş. Çünkü müşterinin her şeye hakkı var. Bu topraklarda ticaretin birinci kuralı budur.
Tüm değerler bitti; şimdi de armaya bulaştınız. O muhteşem armanın renklerinden birini senenin son rengi basitliğine indirgiyorsunuz, armanın en güzel kısmının üzerine kocaman Avea yazısını yapıştırıyorsunuz, üstüne bir de sınırlı sayıda diyorsunuz. Bahsettiğiniz Fenerbahçe forması beyler... Sınırlı sayıda ne demek? O reklam sitede hala duruyor mu bilmiyorum ama isterseniz açık artırma ile satıverin... Kulübün gelirlerini artırın artırmasına da böyle olmaz...Mesele Aykut Kocaman'a gelince, işin bir de başka boyutu var. Ben 1981 doğumluyum ama çocukluk kahramanın Kenan Evren veya Turgut Özal değil. Benim kahramanım Aykut Kocaman. Aykut Kocaman'ın benim veya başkalarının kahramanı olması veya futbolculuk döneminde yaptıkları bu kulübe teknik direktör olması veya o görevden alınması/ayrılması kriterlerinde en önemli veya önemli bir kriter değil. Hatta hiç olmamalı. Teknik direktörlük döneminde yaptıkları ve duruşu önemli olan. Yaklaşık 6 aylık bu dönemde bolca yanlışları da oldu kendisinin. Bunu canlı yayında, milyonların önünde kendisi de söyledi. Bu yanlışları söylemek ve eleştirmek ayıp da değil. Herhangi bir blog, herhangi bir taraftar platformu, herhangi bir görsel veya yazılı medya organı bunu yapabilir. Bu iletişim araçlarının varoluş sebeplerinden biri de bu. Ama kimse Aykut Kocaman'ın 24 saat Fenerbahçe futbol takımını düşündüğünü, 24 saat Fenerbahçe futbol takımının geleceğini planlamaya çalıştığını ve tüm birikimini bu takıma vermeye uğraştığını inkar edemez. Düşündükleri yanlış olabilir, planlaması hatalı olabilir veya kararlarında tutarsızlık görülebilir. Başa dönmek zorunda da kalabilir ama teknik direktörlerin de bunun için zamana ihtiyacı vardır...
Ancak, Fenerbahçe taraftarıyım diyen birinin veya bir platformun Aykut Kocaman'a terbiyesizlik yapmaya hakkı yoktur. Antu adlı platformun Buca maçı sonrasında sitenin girişine koyduğu görsel, terbiyesizlikten başka bir şey değildir. Forumlarında farklı konular tartışılabilir, herkes görüşünü ortaya koyabilir ama site üzerinde söz hakkı olanlar tutarlı ve dikkatli olmak zorundadırlar. Sahipleri veya yöneticileri, Antu platformunun amacı, duruşu, şekli ve şemali hakkında bir kez daha düşünmeli bence. İşinize geldiği gibi manipülasyon yapmaya hakkınız yok. Üstelik görselinizde bahsettiğiniz 2000-2004 İstanbulspor dönemi bir onurdur...Bir de son bir not, yukarıda adı geçen internet platformu lütfen bir daha çıkıp da "hep destek tam destek" falan demesin zira o işinde afedersiniz boku çıktı...
QTM #8
18 Kasım 2010 Perşembe
3 Poster...
9 Kasım 2010 Salı
Aykut Kocaman Der Ki #4
"Ne Avrupa'da bir takımı çalıştırmak istiyorum ne de milli takım teknik direktörlüğünü düşünüyorum. Benim için zirve Fenerbahçe’dir."
4 Ekim 2010 Pazartesi
Aykut Kocaman Der Ki #3
"Sadece her iki oyuncuyla ilgili değil, genel olarak söylüyorum. Haftalık antrenmanlar önemli ama bunun daha ötesinde haftalar süren antrenmanlar önemli. İki oyuncu ve diğer arkadaşlar için biraz daha yüksek dozda antrenmanlar yapmaya başladıkları zaman herkese kapımız açık. Hiçbir oyuncuyla bir derdim olmadı. Bundan sonra da olmayacak. Akli dengemi yitirmezsem, iyi antrenman yapan, sahada takım için iyi mücadele eden herkese kapım açık. Bu bir kriter. Yüksek dozajlı antrenman yapmayı sevmek, sahada takım için mücadele etmek."(3-0 biten Gençler maçı sonrasında Cristian ve Bilica'nın neden kadroya alınmadığı sorulduğunda)
22 Eylül 2010 Çarşamba
Aykut Fetişizmi
Kayseri gibi zorlu bir deplasmana yedek klübesine bir stoper almadan gitmenin de ne önemi var ki. Gözünü seveyim kimin aklına gelir sakatlık falan olacağı, düşünme böyle şeyleri, zorunlu bir müdahale ya da gereksiz bir sertlik sonucu görülebilecek kırmızı kartları ise aklına dahi getirme. Bakma sen 3 gün 3 gece oynansa 0-0 bitecek maçın Selçuk girdikten sonra 2 dakika içinde kaybedildiğine. Hocanın bunda ne kabahati var ki nereden bilsin Selçuk'tan stoper olmayacağını tek bir hazırlık maçında ya da antremanda denememiş sonuçta. Nasip Kayseri deplasmanınaymış.
Alex de çıkar hocam elbet efsane de olsa futbolcudur sonunda daha önce de çıkmıştır hem*. HoAmca'ya kulak asma sakın "Galipken de Alex çıkıyor mağlupken de Alex bu işte bir gariplik var" sözlerine.Tribünler tapmış da ne olmuş hocam 5 yılda 1 şampiyonluk, hatice değil netice hesabı işte.
Hem Daum'un Aragones'ten almış olduğu moral motivasyonu yüksek güçlü kadroyu da unutmayalım. Stoch'u Dia'sı olmasa da Kazım'ı vardı Daum'un bir de Guiza'sı Niang'ın yerine.
Madem Aykut'u eleştiremiyoruz hocam;
Çak o zaman çak çak....
*Bu cümlede ironi yoktur.
Hatice'ye Değil Neticeye Bakmak
Dolamışlar bir Alex-Aykut muhabbetini dillerine sahada oynanan oyunu görmüyorlar. O dakikada Alex’ten başka kimi çıkarabileceklerini düşünmüyorlar. Girene değil de çıkana takılmış herkes. Alex yerine başkası çıkmış olsa sanki takım geri yaslanmayacakmış sanıyorlar. İleri gitmeyi sadece Alex’in paslarından ibaret zannediyorlar. Hatice’ye değil neticeye bakar olmuş herkes.
Al gülüm ver gülümden başka bir şey oynamamış Bjk’yi yere göğe sığdıramıyorlar. Neymiş %60’a %40’mış. Neymiş 350 isabetli pasa 150 isabetli pasmış. Fenerbahçe’nin geçen sezon böyle oynayıp da kaleye tek şut atmadığı maçlarını ne çabuk unuttunuz. O maçlarda ettiğiniz küfürleri, beğenmediğiniz oyunu ne çabuk unuttunuz da Bjk’nin bu oyununu şimdi alkışlıyorsunuz.
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Denizde karartı var...Trabzonspor:3 - Fenerbahçe:2
Bizim için cevap anahtarıydı Trabzon deplasmanı. Sorular önceki senelerin soruları olduğundan cevaplara odaklandık; Young Boys, Paok maçları mı gerçekti yoksa Antalya mı? Rakiplerin bizim dişimize dokunur olanlarını gördükten sonra keyiflenmiştik, hayli de umutlu oturduk televizyonun karşısına. İlk çeyrekte iki gol yedik, şanssızlık deyip geçmek mümkün tabi de; 0-0'ken oynanan oyun düşündürücü. Topa sahip olmayı şiar edinmiş bir hocanın takımı kendi sahasında oynadıktan sonra topa sahip olsan ne olmasan ne.Oyunun geri kalanında gördük ki rakip müsaade ettiği/paniklediği sürece biz oynuyoruz rakip sahada, topa sahip oluyoruz ama izin verirlerse. Golü de bir eksik şekilde çıkardıktan sonra anında yenen golde Lugano'nun ıskası göze çarpsa da arkada 3 düşman niye bomboş bekler anlam veremedim. Hasbelkader Lugano es geçmiş o 3 adamı rahatsız ediversen zaten domino taşı gibi yıkılacaklar. Birbirleri ile çarpışmamaları kör talih. Atışın kaynağı ise çok eski bir hastalık, bize AZ günlerinden bir hatıra.
30'da tekrar başlayan ve iki farkı çıkarmak zorunda kaldığımız maça dair ssöyleyeceklerimiz çok...Daha devre bitmeden oyuna müdahale etme refleksi güzel, Stoch'un katkısı ve ilk yarıda sorumluluğu alıp skora katkı yapması da harika; lakin bu Stoch'u biz iki 90'lık Twente'den ve oynadığı iki maçtan bilirken onu aylardır izleyen, şimdilerde her gün beraber olan hocanın bu adamın farkında olması gerekmez mi? Daha 45 bitmeden bu adama sarıldığımıza göre bir şeyler var, peki hocam niye bu adam kenarda? Geçen hafta savunma yapmıyor dediğimiz adam ilk yarıda pekala adam kovaladı, pres yaptı. Demek ki birincil hastalık olarak işaret ettiğimiz maç seçme devam ediyor. Daha iki maçta bu hüviyete bürünüyorsa Stoch durum çok daha ciddi...
Devre sonunda farkı bire indirdik ardından eşitlik golüne yaklaştık. O arada, rakibin sarpa sardığı bir kaç dakikada golü bulamamak ikinci devrenin gidişatını fısıldadı aslında. Devre başında kopabilirdi oyun önce Teofilo sonra Yattara'nın şansları olsa. Yüklenemeden, baskı kuramadan ve de galibiyete yaklaşamadan bitti oyun.
Aykut Hoca'nın çıkardığı 11 çok eleştirilir, yaptığı değişiklikler keza öyle. Tabi ki gündemin birinci maddesi de Alex olur. Adım adım devrimden söz ederken rakiplerin puan kaybedip sana yolu açtığı şu haftada sahadaki aklını kenara koyman, çok seçenekli bir soruda şıklardan birini kafadan atıp işaretlemene benziyor. Cevabı biliyorsun aslında ama silgin çok iyi silmiyor, ya yanlış yaparsam derdindesin sanırım...Değişim diye Dia'lı, Stoch'lu, Niang'lı kadroyu beklerken biz; sağda, solda, ortada tüm satıhlarda Daum izleri var bir tek kaptan kenarda. Kafası koparılmış kurbanlık dana gibi koşsan ne fayda, bıçak çalınmış bir kere...E sahada aklın olmayınca ne Niang'dan ne Semih'ten bahsedebiliyoruz. Gönül bile bir al ver yapamıyor. Kaptan oyuna girdikten sonra tek bir pas atıyor Niang'a o bile bizi bizden alıyor...
Herşeye rağmen yolun başındayız, hocaya bu kadar giydiriyorsak (gerçekten bilmiyorum) içimizden olduğu ve başarılı olmasını herkesten çok istediğimiz içindir. Ne hizipçidir, ne hesapçı. Aykut Kocaman bir adamdır; inandığı bazı şeylere saplanıp kalmamasını diliyorum, ya da onun inandığı benim inkar ettiğim şeylerin doğru olmasını...
-Bu Cristian'dan Aurelio değil Van Gobbel bile olmaz hoca. Maldonado'yu özledim.
-Uzatmalarda tehlikeli yerlerden serbest vuruş çalınmasın, giden zamanın haddi hesabı yok.
-Gökhan orta yap desem, o zaman Real'de oynarım dersin göt olurum.
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Aykut Kocaman Der Ki #2
"Beklediğim tek şey ikinci yarı ciddiyetti, ufak ufak sapmalar oldu, bunları biraz tedavi etmemiz gerekiyor."(İlk yarısı 4-0 biten Fenerbahçe-MP Antalyaspor maçının 2. yarısını değerlendirirken)
5 Ağustos 2010 Perşembe
Aykut Kocaman Der Ki #1
"Fenerbahçe bu sene hem değişecek, hem de şampiyonluk için bir numaralı aday olarak yoluna devam edecek...Fenerbahçe değişecek..."(Şampiyonlar Ligi 3. Eleme Turu rövanşında 0-1 kaybedilen Young Boys maçı sonrası)
29 Temmuz 2010 Perşembe
Young Boys 2 - Fenerbahçe 2
Skor falan umrumda değil. Defans yol geçen hanıymış, orta saha evlere şenlikmiş önemli değil, hepsi geçer. Ama anlamadığım ve içime sindiremediğim, Aykut Kocaman gibi bir adamın bu herif gibi ciddiyetsiz, beceriksiz, terbiyesiz bir adamla ne işi olabileceği. Devre arasında Raistlin'in söylediği gibi oynatacak adam eksikliğine veriyorum şimdilik. Ama yine de bu adam oynamaya devam ederse kapatırım lan bu Digiturk'u. Olmadı, sırf onun için gider bi twitter hesabı açarım. Olmadı, Yağız delikanlısı gibi kartona "jay jay" yazarım. Karşılamaya havaalanına giderim. Parası neyse verip Rüştü abisine benzetirim.
Görmedim ama okudukların doğruysa Emre de oyundan çıkarken Aykut'a artistlik yapmış. Seni de silerim çocuk. Hem de tek kalemde. Dönüp de arkama bakmam bile.
Aykut'a uzanan eller kırılsın.
O kadar.
23 Temmuz 2010 Cuma
Değişim Rüzgarları...

Blog yazarlarından Hoamca’nın deplasman evinde; Hoamca, Amarilla, Diego ve Or-Ka ile beraber izlediğimiz “dostluk” maçı ile dünya kupası sonrası yeni sezonu açmış olduk. Sevdiğimiz ya da bu ülkeden daha fazla kendimizi ait hissetdiğimiz ülkelerin dünya kupasındaki hezimetlerinden sonra “dostluk” maçında gelen galibiyet yüzümüzü güldürdü. Transfer döneminin başındaki sessizlikle iyice gerilen sinirler, Dia transferi, forvet transferinde yaşanan önemli gelişmeler, Aykut’un içten demeçleri ve en önemlisi kulübede verdiği güvenle yerini daha umutlu bir havaya bıraktı. İçimden bir ses bir değişimin başladığını ve 2-3 yıllık dönemde tamamlanacak bir dönüşümün henüz emekleme döneminde olduğumuzu söylüyor. Aykut Kocaman ile bunu başarabilirsek – ki bu apayrı bir yazının konusu – hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Amatör branşlar at başı giderken futbolun geride kalması düşünülemezdi zaten ama futbolda bu tip dönüşümlerin amatör branşlara göre çok daha zor ve çetrefilli olduğunu unutmamak gerek. Hele ki Fenerbahçe’de...
Şimdilik yavaş yavaş yelkenlerin rüzgarı almaya başladığını söylesek yanılmış olmayız, ancak fikstür ve ceza gereği çok zor bir lig başlangıcı bizi bekliyor. Buna ön eleme stresini de eklersek mayın tarlasında yürüyeceğimizi söylemek abartı olmaz. İşin daha emekleme döneminde bitmemesi için en büyük görev bizde. Ne QTM’nın ne de olaya daha dar çerçeveden bakacak Fenerbahçeliler'in yönlendirmesi ile anlık tepkilerden kaçınmalı, sakin olmalı, ne yapıldığını ya da ne yapılmaya çalışıldığını iyi idrak etmeli, yapılamayanı da uygun şekilde dile getirmeliyiz. Bu dönemde tribunde yerini alacaklara çok büyük iş düşüyor. Gördüğümüz yanlışlıkları uygun şekilde hissettirmekle beraber, Aykut Hoca'ya da sürekli yanında olduğumuzu hissettirmeli; özellikle yerli oyuncuların da bunu anlamasını sağlamalıyız. Aykut'un dediğini yapan bu kulupte kalacak, yapamayan kiralanacak , yapmayanın da ipi çekilecek. Aziz Yıldırım da kötü sonuçlarda Aykut Kocaman’ı taraftarın önüne atamayacağını bilecek. Löw’e göstermediği, Aragones ve Daum’dan esirgemediği sabrı Aykut Hoca’ya fazlası ile verecek.
Bu ipleri dengede tutacak olanda taraftardır. Haklı davaları kapsamında faliyetlerine son veren gruplardan arkadaşların ve abilerin de grup olarak olmasa da yine tribunde bireysel olarak yerini alıp, bu duruma katkı vereceğini umuyorum. Günler geçip maçlar oynandıkça bu konular hakkında hepimiz daha net verilerle tartışabileceğiz ama benim şahsen duygu ve düşüncelerim bunlar ve ayrıca da iyimser olduğumu belirtmeliyim.
Fenerbahçe cephesinde bunlar yaşanırken, memleket dahilinde de bir referandum rüzgarı esmeye başladı ki sormayın gitsin. Ben de bu rüzgarla birlikte bugün Ankara bozkırını terkedip tatil için memleketime (Bolaman - Fatsa) doğru yola çıkıyorum. Aşağıdaki resim de oradan bir kare. Hayat boyu sol kanattan bindirmiş ya da en azından bindirmeye çalışmış, hatta bu yüzden sağdan gelen ortalarla sürekli kendi kalesinde gol görmüş ama elinden ve yüreğinden geldikçe vazgeçmemiş 3 adam. Beni bilenler birinin babam olduğunu hemen anlayacaklardır zaten. Bir diğeri oğluna Mustafa Kemal adını verecek kadar Atatürk’e bağlı ama hayalindeki CHP bugün yok. Hatta hayalindeki sol bile bugün yok. O günleri (12 Eylül öncesi ve sonrası) bilen birisi için bunun nasıl bir acı ve özlem olduğunu kendisinden bizzat dinleyebilirsiniz, şayet bir gün yolunuz bizim oralara düşerse tabi. 3. kişi ise diğer ikisi kadar eğitimli değil belki ama, hayatı tamamen hayat sahnesinde öğrenenlerden ve o günlerin şahitlerinden. Ne hikayeler var anılarında. Sol kanadın değişik bölümlerinde görev almış 3 karakter. Bugün birilerinin kendi çıkarlarına alet etmeye çalıştığı, ülkenin geleceğinin işkence ve zindanlarda yok edildiği, Türkiye’de solun ezildiği 12 Eylül döneminin 3 tanığı.
Kendi burjuvalarını yaratan ve bunun temellerini sağlamlaştırmaya çalışan bir zihniyet bu yolda en önemli adımın arefesinde. Bu adımlar tamamen mevcut iktidar ile ülkedeki diğer güç odakları arasında bir kavganın muhtelif raundları. Elim sende misali kurumları güçlendirip zayıflatarak ya da yandaşlarıyla doldurarak ipleri elde tutma çabası. Yalnız ve güzel ülkemde, hayata bizler gibi bakanların belki hiç bir zaman yanından bile geçemeyeceği bir sahne. Şimdi, bu sahnedeki en kritik oyunda sıra. Ve bu oyunda; benim neslimde direkt olarak olmasada, annelerimizin, babalarımızın, komşularımızın yüreklerinde ve hafızalarında en büyük tramvaların, en acı anıların tam merkezine vurgu yapmaya çalışıyor birileri. Utanmadan, arlanmadan burayı kullanmaya çalışıyorlar. Diğerleri de bunun gözlerde ve gönüllerde perde olduğunu ispatlamaya çalışıyor eş zamanlı olarak. Birisi, daha da futursuzca iadeyi itibardan bahsediyor. Gelin birlikte gidelim bizim oralara da itibar esasında kimde anlayalım. Hatta tarihe bir bakalım, yöneticilik nasıl olurmuş, demokrasi ve özgürlük neymiş, örnekleriyle anlatalım size; bakalım anlayabilecek misiniz? 12 Eylül anıları yetmezmiş gibi, şimdi kendi emellerine alet ediyorlar yaşananları... Amaçları için araç yapıyorlar bir dönemin tramvalarını...
12 Eylül’le hesaplaşmak 3 kelimeden ibaret değil. 12 Eylül’le hesaplaşmak, zindanlarla, işkencelerle hesaplaşmaktır. Yargısız infazlarla hesaplaşmaktır. 12 Eylül’le hesaplaşmak bir ülkenin geleceğini yok edenlerle hesaplaşmaktır. Sizin hiç babası polis tarafından götürülüp geri dönmeyen bir arkadaşınız oldu mu? Yaşadıkları yüzünden, evlatlarının katledilmesi yüzünden yurdundan ayrılan ve bir daha hiç geri dönemeyen aile dostlarınız oldu mu? 12 Eylül’le hesaplaşmanın iki boyutu vardır ve her iki boyutla hesaplaşmadan bu dava vicdanlarda bitmeyecektir. Birincisi ülkeyi 12 Eylül’e götüren süreçteki sorumlularla hesaplaşmak (ki en büyük ikisi bugün Güniz sokakta ve Marmariste tatlı emeklilikler yaşıyor), diğeri 12 Eylül’den sonraki tutuklama ve yargılama süreçlerinde yaşananlarla hesaplaşmaktır. Yoksa darbe dediğiniz nedir ki? Bir gece ansızın değil mi?
Eğer gerçekten 12 Eylül’le hesaplaşmak isteniyorsa bu o günlerde zindanlarda acı çekenlere, hiç dönemeyenlere, yargısız infazlarla hayatının tüm kazanımlarını kaybedenlere iadeyi itibarla yapılmaz. Onların itibarları bugün kapı gibi yerinde. Başları dik, alınları açık dolaşıyorlar, burada veya başka bir hayatta. 12 Eylül ile hesaplaşmak isteniyorsa asker, polis, istihbaratçı, hakim, savcı, siyasetçi... Görevi ve mevkisi ne olursa olsun işledikleri suçları, yaptıkları yanlışlıkları açığa vurmakla olur. Yargılanmalarının da çok önemi yok benim gözümde. Suçluların suçları açıklansın yeter. İşkence yapan polisler, işkence yapan askerler, göz yuman yetkililer, tarafsız karar vermeyen hakimler....İtiraf etsinler, özür dilesinler... Sonra da gidin 12 Eylül ürünü kurumların kapısına kilidi vurun... Anayasaya gelince; bu oyunun tarafları benim hayallerimdeki anayasanın yanından bile geçemez. Hayallerimdeki anayasa uygulanabilir mi onu da bilmiyorum. Sadece Fatsa'da bazı şeylerin başarıldığını biliyorum. Ben bu oyunda keskin bir taraf değilim ama bir oyum var ve onu da kullanacağım...
29 Haziran 2009 Pazartesi
Evinize Hosgeldiniz...

Sonunda beklenen oldu ve bugun itibariyle futbol takimimiz gerceklestirdigi idmanla sezona Christoph Daum yonetiminde merhaba dedi. Aragones'in sozlesmesinde yer alan tazminatiyla ilgili bir madde yuzunden uzun zamandan beri ayak diremesi sonucunda, artik sagir sultanin bile duydugu fakat resmi olarak bir turlu aciklanmayan Daum ismi de bugun itibariyle resmilesmis oldu.Kim ne derse desin Aykut'la birlikte Daum'u, Koch'u Samandira'da gormek onumuzdeki sezon icin heyecan verici, ozellikle kabus gibi gecen bir sezonun ardindan boylesine sevdigimiz, bildigimiz isimlerin gorev alacak olmasi yuregime su serpiyor...Macin sonunda kaybetmis olsa bile sahayi sirilsiklam formalarla terletecek bir takim yaratacaginiza inaniyorum...Tekrardan evinize hosgeldiniz, yeni sezon hepimiz icin hayirli olsun...
17 Haziran 2009 Çarşamba
Aykut Kocaman Fenerbahçe'de
Yetkileri nedir ne değildir, doğrumudur yalnışmıdır diye tartışmak için bol bol zamanımız ve cümlelerimiz olacak elbet ama ne olursa olsun Aykut'u tekrar Fenerbahçe'de görmek şahsen beni çok mutlu ediyor. Her ne kadar Aziz Yıldırım'ın "takımın başarısı için bundan sonra ne gerekiyorsa yapacağım" açıklaması her an soyunma odasına inecek izlenimi uyandırsa da bende, böyle olmayacağını ve basın toplantısında belirttiği gibi 3 yıl içerisinde sportif direktörlüğün avrupa kulüplerinde uygulandığı gibi zamanla bizde de uygulanacağını düşünmek istiyorum. Ve en samimi duygularımla Aykut'un başarılı olmasını diliyorum.Evine hoşgeldin Usta
16 Mart 2009 Pazartesi
The End...
Istemeden de olsa Umit Ozat saglik sebepleri ile aktif futbol hayatina nokta koydu. Kendisine yeni hayatinda sonsuz basarilar diliyorum. Mertligiyle, formamiz altinda verdigi mucadele ile, kaptanligiyla ve gidisiyle, kisaca herseyiyle Fenerbahce’ye yakisir bir oyuncu ve kaptan olarak kalbimizde yer etti. Tesekkurler buyuk kaptan...Aykut Kocaman ve Bulent Uygun’dan sonra ilk teknik direktor degisikliginde ismi aninda gundeme gelecek bir hoca adayimiz daha oldu. Camiamiza hayirli olsun. Benim siralamam Aykut Kocaman, Umit Ozat ve Bulent Uygun’dur. Ancak Bulent Uygun hareket ve konusmalarinda Fatih Terim ve Yilmaz Vural imajini terkedip Fenerbahce’ye yakisir bir durusa gelebilirse kanimca ikisinin de onunde olacaktir. Ancak kulubede her kim olursa olsun, tribunde direktor olarak Rıdvan'i gormek isterim.
Tarjeta, aciversene bir anket...
23 Aralık 2008 Salı
Waiting for Godot


