12 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2010 Cuma

Değişim Rüzgarları...

Blog yazarlarından Hoamca’nın deplasman evinde; Hoamca, Amarilla, Diego ve Or-Ka ile beraber izlediğimiz “dostluk” maçı ile dünya kupası sonrası yeni sezonu açmış olduk. Sevdiğimiz ya da bu ülkeden daha fazla kendimizi ait hissetdiğimiz ülkelerin dünya kupasındaki hezimetlerinden sonra “dostluk” maçında gelen galibiyet yüzümüzü güldürdü. Transfer döneminin başındaki sessizlikle iyice gerilen sinirler, Dia transferi, forvet transferinde yaşanan önemli gelişmeler, Aykut’un içten demeçleri ve en önemlisi kulübede verdiği güvenle yerini daha umutlu bir havaya bıraktı. İçimden bir ses bir değişimin başladığını ve 2-3 yıllık dönemde tamamlanacak bir dönüşümün henüz emekleme döneminde olduğumuzu söylüyor. Aykut Kocaman ile bunu başarabilirsek – ki bu apayrı bir yazının konusu – hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Amatör branşlar at başı giderken futbolun geride kalması düşünülemezdi zaten ama futbolda bu tip dönüşümlerin amatör branşlara göre çok daha zor ve çetrefilli olduğunu unutmamak gerek. Hele ki Fenerbahçe’de...

Şimdilik yavaş yavaş yelkenlerin rüzgarı almaya başladığını söylesek yanılmış olmayız, ancak fikstür ve ceza gereği çok zor bir lig başlangıcı bizi bekliyor. Buna ön eleme stresini de eklersek mayın tarlasında yürüyeceğimizi söylemek abartı olmaz. İşin daha emekleme döneminde bitmemesi için en büyük görev bizde. Ne QTM’nın ne de olaya daha dar çerçeveden bakacak Fenerbahçeliler'in yönlendirmesi ile anlık tepkilerden kaçınmalı, sakin olmalı, ne yapıldığını ya da ne yapılmaya çalışıldığını iyi idrak etmeli, yapılamayanı da uygun şekilde dile getirmeliyiz. Bu dönemde tribunde yerini alacaklara çok büyük iş düşüyor. Gördüğümüz yanlışlıkları uygun şekilde hissettirmekle beraber, Aykut Hoca'ya da sürekli yanında olduğumuzu hissettirmeli; özellikle yerli oyuncuların da bunu anlamasını sağlamalıyız. Aykut'un dediğini yapan bu kulupte kalacak, yapamayan kiralanacak , yapmayanın da ipi çekilecek. Aziz Yıldırım da kötü sonuçlarda Aykut Kocaman’ı taraftarın önüne atamayacağını bilecek. Löw’e göstermediği, Aragones ve Daum’dan esirgemediği sabrı Aykut Hoca’ya fazlası ile verecek.

Bu ipleri dengede tutacak olanda taraftardır. Haklı davaları kapsamında faliyetlerine son veren gruplardan arkadaşların ve abilerin de grup olarak olmasa da yine tribunde bireysel olarak yerini alıp, bu duruma katkı vereceğini umuyorum. Günler geçip maçlar oynandıkça bu konular hakkında hepimiz daha net verilerle tartışabileceğiz ama benim şahsen duygu ve düşüncelerim bunlar ve ayrıca da iyimser olduğumu belirtmeliyim.

Fenerbahçe cephesinde bunlar yaşanırken, memleket dahilinde de bir referandum rüzgarı esmeye başladı ki sormayın gitsin. Ben de bu rüzgarla birlikte bugün Ankara bozkırını terkedip tatil için memleketime (Bolaman - Fatsa) doğru yola çıkıyorum. Aşağıdaki resim de oradan bir kare. Hayat boyu sol kanattan bindirmiş ya da en azından bindirmeye çalışmış, hatta bu yüzden sağdan gelen ortalarla sürekli kendi kalesinde gol görmüş ama elinden ve yüreğinden geldikçe vazgeçmemiş 3 adam. Beni bilenler birinin babam olduğunu hemen anlayacaklardır zaten. Bir diğeri oğluna Mustafa Kemal adını verecek kadar Atatürk’e bağlı ama hayalindeki CHP bugün yok. Hatta hayalindeki sol bile bugün yok. O günleri (12 Eylül öncesi ve sonrası) bilen birisi için bunun nasıl bir acı ve özlem olduğunu kendisinden bizzat dinleyebilirsiniz, şayet bir gün yolunuz bizim oralara düşerse tabi. 3. kişi ise diğer ikisi kadar eğitimli değil belki ama, hayatı tamamen hayat sahnesinde öğrenenlerden ve o günlerin şahitlerinden. Ne hikayeler var anılarında. Sol kanadın değişik bölümlerinde görev almış 3 karakter. Bugün birilerinin kendi çıkarlarına alet etmeye çalıştığı, ülkenin geleceğinin işkence ve zindanlarda yok edildiği, Türkiye’de solun ezildiği 12 Eylül döneminin 3 tanığı.


Kendi burjuvalarını yaratan ve bunun temellerini sağlamlaştırmaya çalışan bir zihniyet bu yolda en önemli adımın arefesinde. Bu adımlar tamamen mevcut iktidar ile ülkedeki diğer güç odakları arasında bir kavganın muhtelif raundları. Elim sende misali kurumları güçlendirip zayıflatarak ya da yandaşlarıyla doldurarak ipleri elde tutma çabası. Yalnız ve güzel ülkemde, hayata bizler gibi bakanların belki hiç bir zaman yanından bile geçemeyeceği bir sahne. Şimdi, bu sahnedeki en kritik oyunda sıra. Ve bu oyunda; benim neslimde direkt olarak olmasada, annelerimizin, babalarımızın, komşularımızın yüreklerinde ve hafızalarında en büyük tramvaların, en acı anıların tam merkezine vurgu yapmaya çalışıyor birileri. Utanmadan, arlanmadan burayı kullanmaya çalışıyorlar. Diğerleri de bunun gözlerde ve gönüllerde perde olduğunu ispatlamaya çalışıyor eş zamanlı olarak. Birisi, daha da futursuzca iadeyi itibardan bahsediyor. Gelin birlikte gidelim bizim oralara da itibar esasında kimde anlayalım. Hatta tarihe bir bakalım, yöneticilik nasıl olurmuş, demokrasi ve özgürlük neymiş, örnekleriyle anlatalım size; bakalım anlayabilecek misiniz? 12 Eylül anıları yetmezmiş gibi, şimdi kendi emellerine alet ediyorlar yaşananları... Amaçları için araç yapıyorlar bir dönemin tramvalarını...

12 Eylül’le hesaplaşmak 3 kelimeden ibaret değil. 12 Eylül’le hesaplaşmak, zindanlarla, işkencelerle hesaplaşmaktır. Yargısız infazlarla hesaplaşmaktır. 12 Eylül’le hesaplaşmak bir ülkenin geleceğini yok edenlerle hesaplaşmaktır. Sizin hiç babası polis tarafından götürülüp geri dönmeyen bir arkadaşınız oldu mu? Yaşadıkları yüzünden, evlatlarının katledilmesi yüzünden yurdundan ayrılan ve bir daha hiç geri dönemeyen aile dostlarınız oldu mu? 12 Eylül’le hesaplaşmanın iki boyutu vardır ve her iki boyutla hesaplaşmadan bu dava vicdanlarda bitmeyecektir. Birincisi ülkeyi 12 Eylül’e götüren süreçteki sorumlularla hesaplaşmak (ki en büyük ikisi bugün Güniz sokakta ve Marmariste tatlı emeklilikler yaşıyor), diğeri 12 Eylül’den sonraki tutuklama ve yargılama süreçlerinde yaşananlarla hesaplaşmaktır. Yoksa darbe dediğiniz nedir ki? Bir gece ansızın değil mi?

Eğer gerçekten 12 Eylül’le hesaplaşmak isteniyorsa bu o günlerde zindanlarda acı çekenlere, hiç dönemeyenlere, yargısız infazlarla hayatının tüm kazanımlarını kaybedenlere iadeyi itibarla yapılmaz. Onların itibarları bugün kapı gibi yerinde. Başları dik, alınları açık dolaşıyorlar, burada veya başka bir hayatta. 12 Eylül ile hesaplaşmak isteniyorsa asker, polis, istihbaratçı, hakim, savcı, siyasetçi... Görevi ve mevkisi ne olursa olsun işledikleri suçları, yaptıkları yanlışlıkları açığa vurmakla olur. Yargılanmalarının da çok önemi yok benim gözümde. Suçluların suçları açıklansın yeter. İşkence yapan polisler, işkence yapan askerler, göz yuman yetkililer, tarafsız karar vermeyen hakimler....İtiraf etsinler, özür dilesinler... Sonra da gidin 12 Eylül ürünü kurumların kapısına kilidi vurun... Anayasaya gelince; bu oyunun tarafları benim hayallerimdeki anayasanın yanından bile geçemez. Hayallerimdeki anayasa uygulanabilir mi onu da bilmiyorum. Sadece Fatsa'da bazı şeylerin başarıldığını biliyorum. Ben bu oyunda keskin bir taraf değilim ama bir oyum var ve onu da kullanacağım...

11 Eylül 2009 Cuma

12/09/1980...Your Boys Did It...Again...

12 Eylul 1980 darbesiyle Türkiye'de...
  • 650.000 kişi göz altına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı.
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
  • 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
  • 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi -kaçarken- vuruldu.
  • 95 kişi -çatışmada- öldü.
  • 73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.
  • 43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.
Ve yine 12 Eylül 1980'de dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu ve CIA İstasyon Şefi Paul Henze askeri müdahaleyi ABD Başkanı Jimmy Carter'a "Our boys did it/Bizim çocuklar işi bitirdi." sözleriyle bildirdirirken ABD, Güney Amerika ve Asya ülkeleri başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında gerçekleştirdiği darbelere bir yenisini daha eklemiş oldu...

25 Ağustos 2009 Salı

Vatan Yahut ?!?

Bir açılımdır gidiyor ,ergenekon davasi bir taraftan devam ediyor. Bu efsaneler ile millet uyutulurken Türkiye’de para el değiştiriyor; güç el değiştiriyor. Kesilip atılması gereken kanser giderek güçleniyor, yayılıyor. Mustafa Kemal yıllar önce söylemiş; “Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler”. Bir de Bursa nutkunda söyledikleri var ki, bu ülkenin geleceğine ve gelecek nesillerine neredeyse hiç aktarılmıyor...

Türkiye Cumhuriyetinin okullarında okutulan tarih kitaplarında hala at – avrat – silah çerçevesinde tarih boyunca yaptığımız göçler ve savaşlar sebep sonuç ilişkisi içerisinde anlatılıyor. Ankara Savaşının yerini, tarihini ve sonuçlarını öğrenen gençler son 70 yıldan bi haber kalıyor. Cumhuriyet tarihi adına cumhuriyetin nasıl kurulduğu yine tarih ve mekan özetinde anlatılıyor ama, cumhuriyet nedir, yaşadığımız coğrafyada cumhuriyetin karşılaşabileceği tehlikeler nelerdir, kadının uygarlıktaki önemi ve yeri nedir, demokrasi, söz hakkı ve kültürel haklar nasıl tanımlanır, laiklik nedir ve niçin gereklidir, ekonomide tam bağımsızlık neden bir zarurettir anlatılmıyor. Demokrasi ve Cumhuriyet insanların kendi kendini yönetmesidir deyip ünite kapatılıyor ve yazılıda mutlaka soruluyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti liselerinde Deniz Gezmiş adında bir öğrenci çıkıp da; “öğretmenim, bugün memleket dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet içinde bulunurlar ise birey olarak benim ne yapmam gerekir?” diye sorarsa ne cevap verilmelidir? Buna kafa yoran beyinler kaldı mı bu ülkede?

Ülkenin ihtiyacı için düşünen, sorguluyan vasıflı eleman yetiştirmekle görevli eğitim sistemi sorgulamaktan ve tartışmaktan aciz vasıflı ve vasıfsız işsizler ordusu yetiştirmekle meşgul. En kotusu de büyük çoğunluğu spekülasyona, dolduruşa çok açık; kolayca manipule edilebilir ve rahatça yönlendirilebilir. Argonun burada mahsuru yoksa, tam anlamı ile koyun gibi; ta ki mevzu erkekliğe, namusa, annesine, bacısına gelene kadar. Maşallah hepsi mevzu bu olunca kurt gibi. Nereye gittiler bir zamanlar bu ülkenin karanlık sokaklarında “yaşasın tam bağımsız demokratik laik türkiye” diye haykıran gencecik evlatları boğazlayan militanlar. Yok mu oldular? Saklanıyorlar mı? Bugün ülkeye karşı içeriden veya dışarıdan hiç mi tehdit yok? Tehlike tam bağımsızlık ve demokrasi miydi?
Demokratikleşme ve Açılım adı altında, tamamı ile Amerikanın isteği üzerine, konjonktür gereği, yine Amerika’nın bilgisi ve kontrolü dahilinde ortada bazı planlar olduğu kesin. Bu planın da büyük resimde Orta Doğu ile ilgili Amerikan çıkarlarının bir parçası olduğu da malumumuzdur. Planın ne olduğu, nasıl bir yol haritasına sahip olduğu şu an için bilinmiyor. Şu an her kesim dinlenerek sadece nabız yoklama aşamasındayız. Nihai amacı belli olan planın yol haritası bu nabız yoklama esnasında toplumun her kesiminden gelecek cevap ve tepkilere göre şekillenecek. Bugün itibarı ile yapılmaya çalışılan bu. Koordinatör bakanın, toplumun tamamı mutabık kalınarak açılım ve demokratikleşmeyi gerçekleştireceğiz dediği bu.

Kürt kökenli insanların bakan olabildiği, özgürce ülkenin dört bir yanına seyahat edebildiği, herhangi bir yerde herhangi bir üniversitede herkesin yararlanabildiği burslarla eğitim görebildiği kaç ülke var dünyada. Saddam’ın kılıcı altında ezilirken ne yediler, ne içtiler. Kabulümüzdür, devletin suçu olmuştur. Ama bu devletin Türk Soluna karşı da suçu oldu. Diyarbakır ceza evinde sadece kürtler mi işkence gördü sanılıyor. Devlet suçlu da dağa çıkanın hiç mi suçu yok. Dağa çıkmak bu ülkeye nelere mal oldu, hesaplayabilen var mı? Çözüm dağa çıkmak mıydı? Dağa çıkmaya karar verenler de, hala kandil’de düşünenler de çözümün bu olmadığını biliyorlardır. Kendilerinden bu istendiği için bunu yaptılar. Peşlerinden giden TC kimliğine sahip gençlerin de karşı gelmeye yetecek beyinleri olsa bile malesef olanakları ve güçleri yoktu. Devletin en büyük suçu da buydu. Buna karşı gelebilecek entellektüel seviyeye ulaşmalarına olanak verecek eğitim ve öğretim sağlanamadı. Her bireyin ve vatandaşın hakettiği temel ihtiyaçları sosyal devlet anlayışı çerçevesinde veremedik. Bu da kandırılarak etnik kimliklerinin vatandaşlık kimliklerinin önüne geçmesine zemin hazırladı. Buna rağmen PKK can almaktan başka birşey yapabildi mi? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kürtlerinde çoğunlu, silahla değil siyasetle bu ülkede toplum tabanında gerekli rötüşlerin yapılması gerektiğiniz farkında. PKK’nın etnik bir bağımsızlık hareketine dönememesinin ve kırsalda mayın ve pusu ile sınırlı kalmasının sebebi de bu. Tüm bunların İmralı’da düşünme seanslarını devam ettiren elebaşı da farkında ama ülkenin ve konjonktürün geldiği noktadan bir kazanım elde edip bunu PKK’nın silahli eylemlerinin sonucu olarak göstermenin peşinde. Diyecek ki “bakın, mücadele ettik, kanımızı ortaya koyduk bunları kazandık. Durmak yok yola devam.” Yok arkadaş oyle; seni dağa çıkaran da belli, paketleyip veren de belli, vermeden önce idam cezasını bu ülkenin yasalarından söküp atan da; bir tek anan belli değil işte... Keşke senin için bu yasaları söküp atan beyinler ve düşünürler, zamanında Deniz Gezmiş ve arkadaşları için de aynı hassasiyeti gösterebilselerdi...

Velhasıl kelam; açılım lafı tehlikelidir. Her yerde uluorta işine geldiği gibi söylenmez. Yugoslavya örneğini unutmayın diyecegim ama mevcut iktidar lideri, Davos Fatihi Recep Erdoğan, Yugoslavya’da yaşananları sadece Avrupa’nın göbeğinde müslüman soykırımı olarak algılayıp yine sığ bakışların en hasını vakti zamanında İstanbul Belediye Başkanı iken sergilediğinden hemen susuyorum.

Evet bu ülkenin daha yaşanılası bir yer olması için toplum tabanlı demokratikleşme gereklidir. Kültürel hakların korunması ve bizzat devlet tarafından güvence altına alınması zaruridir. İnsan hakları konusunda gidilecek çok yolumuzun olduğu aşikardır. Ama bugün yaşananlar toplum tabanlı demokratikleşme değil, demokratikleşme adı altında bir ülkenin altına dinamit koyulma sürecinin ta kendisidir. Bugünden yarına olmayacaktır, ama bir gün uyandığımızda hiç birşey eskisi gibi olmayacaktır. Tıpkı 12 Eylül sabahı babalarımız annelerimiz uyandığında olmadığı gibi...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Sevgiliye Son Mektup...

“Değerli karıcığım.

Biz tarihi son görevimizi yerine getirirken, seni görmek isterdim. Öyle sanıyorum ki hiç haber verilmedi. Veya göstermelik olarak, bilinçli, gecikeceğiniz şekilde haber gönderildi. Bu namussuzlardan farklı bir şey de beklenmez. Göremedim diye üzülmene hiç gerek yoktur. Senden bunu beklerim. Ben hayatım süresince özellikle birlikte olduğumuz zamanlarda gerçek anlamda belli şeyler anlatmaya çalıştım. Ve bu uğurda gücüm oranında üzerime düşen görevleri yerine getirmeye çalıştım. Son olarak da halkımın mutluluğu uğruna canımı severek feda ediyorum. Bu görevimi yerine getirirken size ve halkıma layık olmaya çalışacağım. Son nefesimi verirken dahi köhne düzenin celladına fırsat vermeden halkımın mutluluk sloganını haykıracağım. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Senin bundan sonra özel yaşamın hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Sana güveniyorum. Tek başına yapayalnız kalsan dahi doğruluktan, dürüstlükten ayrılmayacağına, namusluca yaşamını sürdüreceğine inanıyorum. Ayrıca sana ve halkıma armağan ettiğim Murat’a da yeterli ilgi göstereceğine, halkına yararlı olacak şekilde yetiştireceğine eminim.

Akyazı onurumuz. Yolumuz Akyazı’da düşenlerin yoludur.

Devrimciler öldü, yaşasın devrim.

Kahrolsun faşizm. Tek yol devrim.”

17 Mart 2009 Salı

26 Yil...

"Değerli Anama,

Beni cezaevinde, dışarıda ve her zaman ve her yerde yanımda olarak hiçbir zaman yalnız bırakmadın. Sana olan borcum asla ödenemez. Burada şereflice yaşayıp şereflice ölerek sana olan borcumun bir kısmını ödemek istiyorum. Seni her zaman canından çok seven oğlun"

Her daim hayallerinin pesinden kosan, sabirsizlik zamaninin en guzel cocuklarini saygiyla aniyorum...