stadyum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stadyum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2010 Cuma

Stadyumlar - Malta

Dünya kupası başlamadan önce Malta gezisinden elimde kalan stadyumları da sizinle paylaşayım. Kara kıtaya ulaşamasak da yol üstü sayılabilecek Malta’dan geçelim hızlıca.
Başkent Valetta’nın göbeğindeki merkez otobüs durağına çok yakın olan Floriana FC’nin stadı ulaşımı en kolay olanıydı. Gerçi oraya staddan çok patates tarlası demek daha doğru olur ama zaten kulüp maçlarını uzun zamandır orada oynamıyormuş. Yolun kenarında 3 santimlik basamaklardan oluşan tribünleriyle sadece mahallenin çocuklarının koşturdukları yeşermiş boş bir tarla gibi. Ambleminin aslan olması ne kadar iticiyse de renkleri ve kariyerine Boca’da başlamış Arjantinli Pablo Doffo’yu kadrosunda bulundurmasıyla sempatimizi kazanıyor Floriana FC.Bu arada kulübün atkısını edinebilirmiyim diye etrafta dolanırken girdiğim kulüp binası (!?) ilginizi tarladan daha çok çekecektir. Resimde de gördüğünüz üzere cefakar taraftarlar oturmuşlar -duvarda, tavanda atkılar, bayraklar- muhabbet aralarında karşılıklı yeşil beyaz sarı çekiyorlar. Malesef sezon başında üretilen sınırlı sayıda atkılardan edinemiyorum zira Malta’da ligler bitmek üzere.
Bitmek üzere ama Birkirkara FC ile Valetta FC arasında amansız bir takip var. Valetta’dan ayrılıp birçok kulübün maçlarını oynadığı ve adadaki en büyük stad olan Ta’Qali National Stadium’a doğru yola koyuluyorum. Ulaşımı zor. En yakın otobüs yürüyerek 15-20 dakikada stada ulaşabileceğiniz bir noktada tarlaların arasında bırakıyor sizi. Ordan cam işçiliği yapılan küçük bir bölgeden geçiyorsunuz. Bizim siteler gibi. Turistleri alışveriş yapsınlar diye buraya getiriyorlar. Orayı da geçip Havacılık Müzesi’ndeki pilot olmuş uçakları da gördükten sonra stad karşınızda beliriyor. Bulduğunuz ilk kapıdan gidiyorsunuz ama tribünlere, çimlere ulaşamıyorum.
Malta Futbol Federasyonu başkanına bir selam verip kupaların bir fotoğrafını çekip yollanıyorum diğer taraftaki stad müdürünün odasına. Sağolsun kapıda karşılıyor beni. Gel seni ben kendim gezdireyim diyor ve çıkıyoruz tribünlere, yeşil çimlere. Bu arada ligdeki çekişmeyi anlatıyor. Lider Birkirkara FC’nin ertesi akşam kritik bir maçının olduğunu puan kaybetmesi durumunda son hafta lig 2. Valetta ile yapacakların maçın şampiyonu belirleyeceğini söylüyor.
Sonradan öğrendim, son maçta Valetta Birkirkara’yı yenmesine rağmen yine 1 gün ile kaçırdığım maçı Birkirkara’nın kazanarak şampiyonluğu bitime bir hafta kala garantilemiş. Eee adamlar bizim gibi işi son haftaya bırakmamış.
Müdüre teşekkür edip tekrar Valetta’ya doğru yola çıkıyorum ama yol üstünde indi bindi yapacak bir yer daha var. Spartalıların stadı, Victor Tedesco. Hamrun Spartans FC’nin gençleri antremanda iken tribünlerde az sayıda kırmızı siyah sevdalısı onları izliyor. Tarlalarda yürümekten yorgun düşen bedenimi gençleri izleyerek dinlendiriyorum bir süre. Son yıllarda asansör takım olmuş olsa da, 1907’de kurulmuş olması ve 82-83 sezonunda 36 yıl sonra takımı Premier Lige çıkaran eski başkan Victor Tedesco’nun karizmatik ismi ile hafızalarımızdaki yerini alıyor, Hamrun Spartans FC.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Stadyumlar - Allianz Arena

Gezi yazıları gecikti maalesef bu aralar yaşananlar ve tez yazma çalışmaları nedeniyle. Ama akşam oynanacak Şampiyonlar Ligi finali öncesi Allianz Arena ziyaretimizden kısaca bahsetmek istedim ki rengimiz belli olsun.

Malta dönüşü Münih’te transfer için yedi saatim olduğunu gördüğümde tabi ki ilk aklıma gelen şey Allianz Arena’yı ziyaret etmekti. Google Earth sağolsun hemen güzergahı belirledim. S8 metrosuyla havaalanından şehir merkezinde Marienplatz’ye gidecek oradan da U6 metrosuna aktarma yaparak stada en yakın durak olan Fröttmaning durağında inecektim.
Durakta iner inmez stadı görseniz de rahat bir 10-15 dakika yürüyorsunuz girişine ulaşabilmek için. Yaklaştıkça heyecan artıyor. Girişteki tabela sizi yönlendiriyor. “Arena Tours / Shops”
Stad turundan önce mağazalar dikkatinizi çekiyor. Geriden başa geleyim diyerek en sondaki 1860 Münih’in mağazasını gezmeye başlıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki açık mavi, beyaz, siyah gibi renklerden farklı olarak yeşil ve sarı, hem de altın sarısı tonlarında formalar, atkılar, ürünler var. "Bunlar kuruluş renkleriniz mi?" diye soruyorum gayet cahilane. "Hayır 150. yıl özel ürünleri..." diyor kadın. Özelse edinmek lazım deyip alıyorum.

Sonrasında sıradaki Allianz Arena mağazasında alıyorum soluğu. Hem stad ile ilgili bütün ürünler hem de stad turları burada. Soruyorum "Ne zaman başlıyor tur?" diye. "İngilizce olanı bir saat sonra diyor ama almanca olan daha yeni başladı." Vakit yok mecbur takılacağız almanca olana. En başından söyleyeyim canımdan bezdirdi rehber beni. Grupla dolaşırken bir ara kaçayım şunlardan gönlümce gezeyim dedim ama izlenecek güzergah, girilip çıkılacak kapılar belli ve hepsinin anahtarı maalesef ki rehberde.

Mağazanın yanındaki bir kapıdan daldım içeri. Allianz Arena’nın belgesel filmi gösteriliyor. Ama ben anlamıyorum. Neyse ordan rehber eşliğinde stadı gezmeye başlıyoruz. Önce tribünlere çıkarıyor bizi, biliyor herkes yeşil alanı görmek için sabırsız. Rehber sürekli anlatıyor ben de sürekli fotoğraf çekiyorum. Yürüyüş aralarında kısaca bana da bahsediyor stadın özelliklerinden. Kale arkasından başlayıp basın tribününün oradan yedek kulübesine kadar iniyoruz. Sonrasında iç kısımlara geçiyoruz. Sponsor salonları, basın odası, soyunma odaları, taraftar salonları, restoranlar, CL müziği eşliğinde futbolcuların sahaya çıktıkları tünel derken bitiriyoruz turu.

Bir ara kale arkasındaki tribünlerde otururken grup birden tezahürat eder gibi küçük bir bağırdı. O bağırış, stad sanki bir anda dolmuş da herkes hep bir ağızdan bağırmış gibi büyüdü kocaman oldu çatıda birikti ve çimlere indi. Stadın yapısı zaten mükemmel görünüşü harika ama bu yapının sağladığı ambians, akustik var ki o daha da inanılmaz. Rakip takımın etkilenmemesi imkansız. 10-15 kişinin çıkardığı sesin böyle etki yapması beni çok şaşırttı. Hele de anlamadığın beklemediğin bir anda gelince.

Herşeyi ile harika bir stad. Etrafı geniş, dizaynı çok farklı. Kırmızı, mavi, beyaz renklerini istediğiniz gibi yansıtabiliyorsunuz stadın dışına. İçerden dışarısı kısmen görünüyor. Sanki kısmen şeffaf beyaz bir balon gibi. Kapılar bol, giriş çıkış rahat, koltuklar hepsinden rahat. Anlayacağınız herşey futbol oynamaya ve izlemeye müsait.
Tribünlerde olmanın yanısıra iç kısımlarda bulunmak da ayrı bir keyifti. Önce basın odasında herkes Louis van Gaal oldu, sonra soyunma odasında Louis’de kim en iyi taktiği ben veririm demeye başladı. Ama hoca dizilişi yapmış, 4-4-2. Hatta rakip sahaya yapmış. Bu da demektir ki bu akşam oyunu yıkacağız karşı tarafa.
Son olarak da çıkmadan önceki son çıkış tüneline getirdi bizi rehber abla. Sonra da verdi arkadan CL müziğini. Biz de haliyle gaza gelip olduğumuz yerde ısınma hareketleri yapmaya ve rakip takımdan arkadaşlarımıza şans dilemeye başladık. Bu müziğin hemen arkasından gelen İzmir Marşı ise gitme vaktinin geldiğini haber veriyordu.
Staddan ayrılmadan önce çabucak bir tur da Bayer Münih’in Fenerium’un da yaptım ve sahip olduğum tek kırmızı t-shirt’ü aldıktan sonra koşturarak düştüm yine yollara.

Belki tekrar gideriz 2012 yılında CL Finali’ni izlemeye ama şimdilik HoAmca’nın dediği gibi, selam olsun Bavyera’ya...

7 Mayıs 2010 Cuma

Skonto Stadium

Yaklaşık 1,5 ay önce Cukor'un Letonya'nın başkenti Riga'ya bir iş seyahati olmuştu. Uçuş programını ayarlayamadığımız ve ülkenin soğuk ikliminin bana cazip gelmemesi üzerine ben gidememiştim. Bu gibi seyahatlerde kendisinin toplantı saatlerinde benim yaptığım stad ziyaretlerini bu sefer kendisi benim yerime yapmış. Bunda tabi ki otelin stada çok yakın olması da etkili oldu sanıyorum. Ama yine de "kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan" sözünü doğrularcasına bir ziyaret olmuş.
Skonto FC'nin kullandığı stad 2000 yılında yapılmış. Stadın kapasitesi 10.000 ve bu kapasitenin hakkını EURO 2004 elemelerinde Türkiye ile oynanan maçta vermişler. Maçın sonucunu ve gol atan futbolcu/futbolcuları hatırlayana Ankaragücü-Fenerbahçe maçına saatli kale arkasından 2 bilet :)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Stadyumlar - Venedik

Görüldüğü üzere Venedik gezisi dahilinde Cukor'un toplantıda olacağı 1,5 gün için yol haritam hazırdı. Aklımdaki programa göre ilk önce adada ki Pierluigi Penzo Stadyumunu (SSC Venezia), daha sonra ana karadaki F.Baracca Stadyumunu (Mestre AC), daha sonra Mestre'ye 18-20 km mesafede Treviso'da bulunan Omobono Tenni Stadyumuna (Treviso FBC) ve son olarak da Mestre'ye yaklaşk 30 km uzaklıkta Padova'daki Euganeo Stadyumunu (Padova AC) ziyaret edecektim.

PIERLUIGI PENZO STADIO:Adadaki Pierluigi Penzo Stadını bulmak zor olmadı. 10500 kapasiteli P.L. Penzo stadı, bu sezon İtalya Serie C1 ligi A Grubunda mücadele eden ve şuanda 31 puanla 16. sırada yer alan SSC Venezia'nın maçlarını oynadığı stadyum. SSC Venezia, bir yerde Fenerbahçelilerin kardeş takımı, Sinyor Can Bartu münasebetiyle. Zira Can Bartu, 62-63 sezonunda çıktığı 30 maçta 8 gol kaydetmiş SSC Venezia adına. Can Bartu'nun yanısıra, Marco Delvecchio, Álvaro Recoba ve Christian Vieri gibi tanıdık isimler de var zamanında SSC Venezia'nın formasını giyen. Adanın güneyinde bulunan stada ulaştığımda kapıların kapalı olduğunu gördüm. Ancak zili ısrarla çalmam onucunda içeride çimlerin bakımını yapan görevli kapıyı açmak zorunda kaldı.


OMOBONO TENNI STADIO:Kısa ziyaretten sonra adanın dışına çıkabilmek için otobüs duraklarına geldim. Mestre'ye gidecek otobüse bakınırken üzerinde Treviso yazan otobüsü gördüm ve nasıl olsa Mestre dönüş yolu üzerinde önce Treviso'ya gideyim diyerek planı alt üst ettim. Otobüsün her durakta durması ve nerelerden gittiğini çok anlamasam da bir hayli dolanması üzerine yaklaşık 1 saat sonra Treviso'ya ulaştım. İndiğim yer ilçeler arası otobüslerin çalıştığı küçük bir terminaldi sanıyorum. Stadın yerini bileceğini düşündüğüm gençlere sordum nasıl gidebileceğimi. 61 numaralı otobüse binmem gerektiğini anlattı yarım yamalak. Otobüs şoförünün ingilizcesi daha iyiydi çok şükür. Beni stadın yanında ki durakta indirdi ve dönüşte de aynı duraktan 3 numaralı otobüse binmem gerektiğini söyleyerek ve otobüs ücretini de almadan beni yolcu etti. Neyse ki burada zili çalmak zorunda kalmadım. Stadın kapıları açıktı ve hatta görevliler kale direklerini yerleştiriyorlar ve çimleri biçiyorlardı. 10000 kapasiteli Omobono Tenni stadı şu an Serie B liginde mücadele eden ve 34 puanla son sırada yer alan Treviso FBC klübünün maçlarına ev sahipliği yapıyor.


EUGANEO STADIO:Treviso'daki ziyaretim de sona erdiğinde Mestre'ye geçip F.Baracca stadını görmeyi planlıyorum ancak zamanı daha verimli kullanmak adına ve terminalden de Padova otobüslerinin kalktığını görmem üzerine, buradan direk olarak Padova'ya geçmeye karar verdim. Mestre'yi ise ertesi gün öğleden önceye bırakacaktım. Ki bunun doğru bir karar olduğunu Padova'ya indikten ve az biraz kaybolup stada giden otobüsü bir türlü bulamadığımda anladım. Treviso'dan Padova'ya geçmem yaklaşık 1,5 saat sürdü. Padova'da ingilizce konusunda daha büyük bir sıkıntı yaşadım ve bir türlü stada giden otobüsü bulamadım. Yaklaşık bir saat bilmeden bir daire çizdim ve sonunda indiğim otobüs terminalinin arka tarafındaki yoldan kalktığını öğrendim stadın yakınından(!) geçen otobüsün. Yakınından dediğime bakmayın zira otobüs durağı ile stad arası rahat bir 15 dakika var yürüyerek. Stadı şehrin dışına yaptıkları için sanırım bu normal bir süre ama şunu belirtmeliyim ki beni en çok yoran stad Euganeo oldu. Ama yine de ziyaret ettiğim en büyük stad olduğu ve asansörden indiğimde yeşil çimlerin direk karşıma çıkmasıyla hissettiğim duygu adına kendisini affettim.

Stadın ana kapısı açıktı ortalarda da pek kimseler yoktu. Tam merdivenlere yönelmiştim ki asansörü gördüm ve en büyük rakam olan 4'e bastık. Kapılar açıldığından yorgunluğumun anlamı karşımda belirmişti. Sonra tüm katları tek tek gezdim. 2. katta şeref tribünei spiker kabinine ve basın tribününe girdim. Hatta hatta basın tribününe oturup bir de hatıra bıraktım bir yorgunluk çayı içerken :) Son olarak stad hakkında ufak bir bilgi; 32336 kapasitli Euganeo stadı, SSC Venezia gibi Serie C1 liginde mücadele eden ve 53 puanla 4.sırada yer alan Padova AC'ye ev sahipliği yapıyor. Padova AC'nin formasını giyenlere baktığımız da ise karşımıza Alessandro Del Piero, Vincenzo Iaquinta, Cristiano Lucarelli ve Walter Zenga gibi isimler çıkıyor.


F. BARACCA STADIO:Tahmin ettiğim üzere Padova'da akşamı ettim. Haliyle son stad ziyareti de ertesi sabaha kalmış oldu. Sabah erkenden Cukor'u oplantıya uğurladıktan sonra Mestre'ye doğru yola çıktım. Stadı bulmak çok zor olmadı. Zaten Treviso'da olsun, Padova'da olsun, Mestre'de olsun bütün stadlar trafik tabelaların da gösteriliyor. Evlerin arasına sıkışmış F.Baracca stadının kapısına geldiğimde açık oladığını gördüm. Başka giriş varmı diye etrafında şöyle bir tur attım ancak ya zili çalarak şansımı deneyecek ya da bi şekilde yüksek duvarları aşacaktım. Deplasmandayım diye düşünerek illegal bir girişi zorlamadım ancak kapının önünde zaman zaman zile sonuna kadar asılarak yaklaşık bir 45 dakika bekledim. Ancak ne gelen oldu ne giden ne de kapıyı açan. Maalesef ki son stad ziyareti yeşil çimleri göremeden sonuçlandı.

Aslında gitmeden önce civardaki bütün stadların listesini çıkarmıştım. Hatta hatta bütün bu stadlardan vazgeçip Roma Olimpiyat'ı ya da San Siro'yu mu görmeye gitsem diye düşünmedim değil. Ancak Roma'nın trenle 4 saatin üzerinde ve Milan'ın ise 2,5-3 saat civarında bir mesafede olması nedeniyle bu stadları görmeyi bir dahaki İtalya seferine bırakmaya karar verdim. Ki aslında bütün bu ziyaretlerde eksik olan da birşey var. Gitmişken orada maç da izlemek gerek. Ama iş seyahatleri olduğu ve hafta içine denk geldiği için henüz gittiğim stadlarda maç izleme sanşı bulamadım. Ama Roma Olimpiyat'a veya San Siro'ya veya benzeri büyük bir stada gidersem illa ki orada bir maç da izlemek gerektiğinin farkındayım.

Bunlar da kolpaların siparişleri...

31 Mart 2009 Salı

Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap...

Türkiye - İspanya maçı, bildiğiniz üzere yarın akşam Türkiye'nin çağdaş yüzü , mimari şaheser Ali Sami Yen Stadı'nda oynanacak. Bu milli takımın Sami Yen aşkını, Gassaraya olan yakınlığını oldum olası sevmem. Hatta milli maçlardan normal bir vatan evladı kadar keyif almayışımı da buna yorarım. Seneler geçer, stadlar yapılır, bazıları yıkılır, bazıları yıkılmak zorunda kalır (ki bu güzide stadlarımız arasında artıkUEFA tarafından kabul görmeyenler bile vardır!); hal böyle olsa da Türk milli takımı Sami Yen'den başka stad, Florya'dan başka tesis bilmez. Bir kaç yıldır ziyaret edemedik , ama bir kadınlar tuvaleti yapılmıştır diye umuyoruz. Bu blogda fotoğraflarını gördüğümüz ablaların sıkışmalarını istemeyiz tribünlerde. Tamam Kadıköy'de kötü hatıralarınız var, tamam Kayseri'de zemin kötü, tamam diğer stadlarımızın coğrafi, jeopolitik, abidik ve gubidik konumları kötü. İnönü'de oynayın yahu. Hiç olmazsa gelen giden egzos gazı yerine boğaz havası alsın. Valide Sultan'da iki rekat namazını kılsın, Dolmabahçe'yi, denizcilik müzesini gezsin. Olmadı Taksim'de iki duble atsın maçtan önce.

Yakınlık demişken benzerlikleri de es geçmeyelim... Gassaray gibi kazanır, Gassaray gibi sevinir , Gassaray gibi kaybeder (bkz. Kasım 2005) milli takım. Gassaraydaki gibi örgütlenir topçular, primini de öyle ister, cumaya da öyle gider, hatta hocasını bile öyle gönderirler. Bunları dile getirmeye cüret eden de bu milletin, bu tekyürek Türkiye'nin İrlandalısı, Ermenisi, haini oluverir. Atılan gollerde onlara hareket çekilir, demeçlerde onlar hedef alınır. Artık ulusal takımınızın başarılarına sevinmek hakkınız elinizden alınmıştır. Telefonunuz çalarsa açmayın, telesekreteri kapatın birileri deşarj olmak üzere...

Aşırı motivasyonla yoğrulan genç kardeşlerimiz , oyuna değil milli mücadele yıllarına dayanan taktiklerle sahaya dalarlar. Direktif ya ilk hedefiniz Akdeniz olur ya Çanakkale geçilmez. Başka bir yerdesinizdir artık, saniyeler sonra topu elle kesebilir, rakibe tekme tokat girişebilir, yaradana sığınıp fena bir gol çakabilirsiniz. Akılla, sistemle işimiz olmaz bizim , hiçbir maçta öngöremeyiz ne olacağını. Motivasyon kelimesinden nefret eden hocamız kenarda parodi yapabilir, kameraları keserekten one man show'una 90 dakika devam edebilir. Taktiği verip, makineyi çalıştırmak, sonra da tıkır tıkır işleyişini seyretmek bize göre değil. Her bir anına müdahale gerekir oynadığımız oyunun, galiba kenardan hoca bağırmasa pas veremeyecek, taç bile atamayacak kadar angut bizim futbolcularımız.

Yine bu topçu kardeşlerimiz arasında bazıları hep üvey evlat bazıları ise hep esas oğlan olur. Bundesliga'da gol kralıyken, ligin tozunu atıyorken yedek bekleyebilir, La Liga'da 30 maça çıkıyorken kadroya bile çağrılmayabilirsin. Ama hocanın evladı mertebesine erişmişsen, ya da onun tornasından çıkmışsan işte o zaman kapılar sonuna kadar açılır. Sittin sene tasalanma, klübümde oynamam gerek diye sıkılıp bunalma , kendini oralarda heder etme, oyanayabileceğin takıma transfer de gerekmez paranı, al keyfine bak, cipler zaten bizden... Hem esas oğlansın hem de gol mü attın; aç telefonu, ara eşini dostunu. İkinci yarı birazdan başlayacak, boşversene... Konuşacak olan olursa sen cevabı sahada verdin zaten.

Dünyanın bir çok ülkesinde milli takım konusunda en çok kadro konuşulurken bizde hocanın tercihlerine saygı duyulur, en doğal hakkı kadroyu kendi seçmesidir mavalları okunur. Arjantin'de Riquelme, İspanya'da Raul hadiseleri üzerine konuşmak yazmak son derece doğalken biz en çok ihtiyacımız olan dönemlerde küstürülen Yıldıray'dan, Alman Serdar'dan, besleme Nuri'den ve lütfen çağrılan Umit'ten bahsedemeyiz. "Hocanın takdiri" de, ve geç.

Yarın malum statta, malum hoca ve malum futbolculara İspanya karşısında tüm samimiyetimle başarılar diliyorum... Verin şu gavura cevabını...

2 Mart 2009 Pazartesi

Kayseri; dep dep dep...

Memlekette malum her yatirimin bir tarafinda mutlaka bir yamuk olur. Plana, programa gore yuruyen, zamaninda biten, durustce ulke ve kamu yararina calisilan ve tamamlanan proje pek azdir. Bu cogunluguga en guzel ornek olarak Ataturk Olimpiyat Stadini gosterebiliriz. Galatasaray’a bedavaya verdiler ama belese bile 1 sezon dayanabildi futbolcu ve taraftar kardeslerimiz. Oraya stad yapma kararini kim aldi, ne dusundu bilemiyorum ama duydugum kadari ile oradada bir arsa oyunu soz konusu. Velhasil kelam, konuyu dagitmadan Kadir Has Stadina getirelim. Bu sefer ticaret ve para zekasi ile nam salmis, fikra ve filmlere konu olmus kayserili kardeslerşmiz bu ise giristiler. Gorenler guzel oldugunu soyluyorlar. Oncelikle Kayserispor’a ve Turk Futboluna hayirli olsun. Yapimda emegi gecen herkese tesekkur ederiz. Bu hafta gidip gormek niyetimiz var. Hem deplasman, hem yeni stad hem de Fenerbahce. Tarjeta kardesim; eylem zamani...

Stad hakkinda ki gorus ve gozlemlerimizi gidip gorebilirsek yine buradan paylasiriz. Ama herhalukarda bu stat Kayseriye fazla bence. Mevcut futbol takimi icin daha da fazla. Bu takimi 2 gomlek yukari tasimadan, bu stad Fenerbahce maclari disinda bos kalir. Sahada bir cacik veremez isen kimse yepyeni stad, nekadar da rahat deyip maca gitmez. Hele kayserili hic gitmez (bkn: Fenerbahce Stadi. Kombinesi olan bile gelmiyo). Kayseriden yeni stadina yakisan saha ici atilimlari bekliyoruz. Atilima da Tolunay Kafkas’tan baslamalarini temenni ediyoruz.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Stadyumlar - Budapeşte

Budapeşte gezisi gündeme geldiğinde şehrin stadlarını ziyaret etmek aklıma gelen ilk şeylerden biriydi, kolpalara atkı katkısı yapmaktan sonra. Dolayısıyla Google Earth'te otel ararken ve gezilecek mekanlara bakarken bir yandan da şehirdeki stadların yerlerini ve oralara nasıl ulaşılacağını araştırdım, resimde görüldüğü üzere :) Listede MTK'dan Ferencvaros'a, Ujpest'ten Honved'e 8 takımın stadı vardı.

Cukor'un toplantıya katıldığı saatler için planım hazırdı. Aslında aklımda mümkün olduğu kadar çok stadı görmek vardı, ancak şartlar sadece birkaç tanesini görmeme müsade etti.

Ferenc Puskás adını çok duyduk, okuduk. Bu nedenle ilk ziyaret edilecek yer O'nun adının verildiği eski Nép Stadion'du. Şehir merkezinden çok da uzakta olmayan stada giderken yavaştan kar atıştırıyordu. Stadın girişini biraz zor da olsa bulduktan sonra ziyarete açık olan alçak tribünlerin merdivenlerini tırmanırken heyecanlandığımı ve merdivenleri giderek daha da hızlı çıkmaya başladığımı farkettim. Tribünlerin zirvesine ulaşıp da yeşil çimleri gördüğümde kendimi sanki birkaç saate başlayacak olan Macaristan milli takımının maçını çok uzaklardan izlemeye gelmiş bir futbol dilencisi gibi hissettim ve tabi ki Puskás ve arkadaşlarını izleyebilecek olmak heyecan verici, güzel bir düşünceydi.

Skorbordda sanki 7-1 yazıyordu. Tarih 25 Mayıs 1954'dü. Golleri Macarlar adına Ferenc Puskás (2), Sándor Kocsis (2), Mihály Lantos, Nándor Hidegkuti ve József Tóth kaydederken İngilizlerin tek sayısı Ivor Broadis'ten geliyor ve bu skor İngiltere tarihinin en kötüleri arasında yerini alıyordu.

Ferenc Puskás Stadion'dan sonra sırada renkleriyle bizi kendine çeken MTK Budapeşte'nin stadı vardı, Hidegkuti Nándor Stadium.

Gündüz vakti otobüs durağının yanındaki büfede demlenen amcalardan yol tarifini aldıktan sonra 2 duraklık tramvay yolculuğu ve tam da aradığım yerdeyim. Ferenc Puskás Stadına göre gayet mütevazı, basit, elini kolunu sallayarak girebildiğin, sen fotoğraf çekerken idari binadakilerin "naapıyor len bu" tadında baktıkları ve havanın kararmaya yüz tutması üzerine gözlerin yeşile boyanmasını müteakip stadtan ayrılış.

Kış olması ve havanın erken kararması nedeniyle adımlarımı hızlandırıyorum. Zira yol üstünde bir stad daha var. Havaalanından otele giderken yanından geçtiğimiz yeşil beyaz Ferencvárosi TC'nin stadı, Albert Flórián Stadion.

Budapeşte'nin güzide kulüplerinden birisi Ferencváros, Yeşil Kartallar. Yeşil beyaz tribünler gayet hoştu. Ancak içeri girerken biraz kapıdaki abilerin ingilizce bilmemesi sebebiyle derdimi anlatmakta güçlük çektim. En sonundda "foto foto" diyerekten birkaç foto çekmeme müsade ettiler. Sonrada bir kağıda maç günü ve saatini yazarak "buyur gel misafirimiz ol" gibilerinden edalarla beni yolcu ettiler :)

Şunu da belirteyim ki Budapeşte'de gezerken atkıları tahsis ettiğim spor mağazası dışında kulüplerin bizdeki Fenerium tarzında satış mağazalarına rastlamadım, Ferencváros hariç. Stadın altında küçücük bir dükkan vardı kulübün ürünlerini satan ve kapalı kapı ardından görebildiğim kadarıyla da gayet güzel ürünlerdi. Ancak saat ilerlemiş olduğundan malesef ki dükkan kapalıydı :(

Aklımdaki ziyaretleri gerçekleştirmenin sevinci ile günü bitirmek üzereyken yol üzerinde bir tabela ve tabelanın arkasında spot ışıklarını gördüm ve tabi ki ışığa doğru yürüdüm :)

Siketek Sport Klubja günün son süprizi ve eşantiyonuydu. Hava karardığı için yakılan ışıklar kendini gösteriyordu, ya maç vardı ya antreman. Yaklaştığımda antreman olduğunu ve bir grup gencin çalıştıklarını gördüm. Sanırım amatör bir kulüp diye düşündüm ve hala öyle sanıyorum ama web sayfalarına baktığımda amatör de olsa kulübün 1912 yılında kurulmuş olduğunu görmek şaşırtıcıydı benim açımdan.

Günün sonunda yürümekten ayaklarıma kara sular inmişti ama gitmişken buraları görmek gayet güzeldi. Yine de gönül isterdi ki, Újpest FC'nin, Volan SC'nin, Vasas SC'nin, Honvéd FC'nin ve de Budapesti Spartacus'ün stadlarını da ziyaret edebileyim. Ne diyelim onlar da bir dahaki sefere inşallah :)